15 Mart 2009 Pazar

Nam-ı değer Şoför Nebahat Sezer Sezin

Sanat Tükenmez…!


Yılların unutamadığı ve eskitmediği sanatçılardan biri de Sezer Sezin, nam-ı değer ‘Şoför Nebahat’. Türk sinemasına oyunculuğuyla, desteğiyle ve fikirleriyle büyük katkısı bulunmuş bir sinema aşığı o… Çocukken ilk defa gittiği bir sinemanın onun hayatını değiştirip çok büyük bir oyuncu olabileceğini kim bilebilirdi ki… Sezer Sezin ile sinema yıllarından günümüze, oyunculuk tutkusundan, 28 Kasım’da Bursa ipek yolu Film Festivali’nde alacağı ödüle kadar pek çok şey konuştuk.

Milliyet Sanat Dergisi - Müge Serçek

Sinemaya ilgi duymanız ilk olarak nasıl başladı?
7 – 8 yaşlarındayken bir gün annem beni sinemaya götürdü, o gün o çocuk halimle sinemaya âşık oldum. Bir anda başka bir şey düşünemez oldum. Bu annemden de kaynaklanan bir durum oldu aslında çünkü annem de sinemaya âşık bir kadındı. Her akşam sinemaya giderdi, bazı geceler ben de giderdim peşinden. Okuldayken de sıra arkadaşımla birlikte hemen hemen her gün okuldan kaçıp sinemaya giderdik. Annem baktı ki benimle baş edemeyecek, Eminönü Halkevi’ne yazdırdı. 14 yaşlarımda önemli oyunlarda, önemli rollerde oynadım. Kabiliyetli biri olduğumu gördüler, bale eğitimi de alıyordum, bu yüzden sahneye yakışıyordum. Necip Erses bir gün beni seyretmeye geldi dansımı, oyunculuğumu çok beğendi. Daha sonra birkaç filmde ufak tefek rollerde oynadım ve ilk filmim ‘Köroğlu’ filmini çektik.

Sizi hep güçlü kadın rollerinde gördük, oynayacağınız rolleri kabul ederken özellikle mi ‘güçlü, kendi ayakları üzerinde durabilen’ kadın rollerini tercih ederdiniz?
Eser seçiminde çok seçici davranıyordum, beraberinde ekibi de seçerdim. Piyasaya çok insan taşımışımdır. Sadece güçlü kadın rollerini seçmedim elbette ‘Lüks Hayat’ta da oynadım. Ancak kişiliğim gereği herhalde güçlü kadın rollerde daha çok oynadım.

Oynadığınız rollere nasıl hazırlanırdınız, özel bir çalışma yapar mıydınız?
Bir rolü canlandırırken, izleyicilere ‘Sezer Sezin’i izlediklerini unutturur ve rollerin içine girerdim. Hikâyeyi okuduğum zaman, o karakterin her özelliğini iyice öğrenir ve kıyafet gibi o rolü giyerdim. Ama asıl önemli olan ise kamera “kestik” dediği anda rolün tesirinde kalmadan, yine Sezer Sezin olarak hayatıma devam ederdim. Rahmetli Ayhan Işık’la çok iyi dosttuk bir gün bana, “Sezer, senin birçok özelliğine hayranım, ama en çok ‘Sezer’i ‘Sezer Sezin’e yedirmedin. Ben Ayhan’ı, Ayhan Işık’a yedirdim.” dedi. Gazeteciler benim için taçsız kraliçe yazarlardı, buna çok sinirlenirdim. Benden bahsederken ismimle hitap etsinler, “Sultanım, kraliçeyim” gibi yakıştırmaların hiçbirini istemiyorum, ben ‘Sezer Sezin’im.

Sinema yaşamınıza birçok film sığdırdınız ama en çok hangi filmin sizin için özel biri yeri var?
‘Damga’ ve ‘Vurun Kahpeye’ gerçekten çok önemli filmlerdir. ‘Damga’ filmini çektiğimizde, ümit edilenden çok daha fazla iş yaptı. Sinemayı sanayi haline getiren bu iki film oldu diyebilirim. O kadar çok kişi bu filmleri seyretti ve o kadar çok kişi bu filmlerden etkilendi ki, sonrasında bu işi az da olsa bilenler bile, varını yoğunu satıp film çekmeye başladılar.

Bir diğer sevilen ve akılda kalan filminiz ise ‘Şoför Nebahat’ oldu, sizce neden bu film bu kadar dikkat çekti? Şoförlük bir erkek mesleği olarak algılandığı için mi?
Şoför Nebahat, babası öldükten sonra, ailesine bakmak için babasının işini devralmıştır ve şoför olmuş bir kadındır. Bu, kadının kuvvetini, gücünü, kararlılığını, sorumluluk duygusunun ne kadar ileri seviyede olduğunun gösteren bir filmdir. Daha sonraları ‘Şoför Nebahat’ rolünü erkeksi tavırlarla oynamaya kalkanlar oldu ancak beğenilmedi... Ben, bu rolü erkeksi bir şekilde oynamadım, sonuçta ben bir kadınım, bunu silip atamayız, görmezden gelemeyiz. Ailesini geçindirmek için sorumluluğu sırtına almış, kendine güvenen bir kadını oynadım. Erkeklere gelince, onlar da bir sürü kadın işi yapıyorlar, çok iyi dikiş dikip terzilik yapıyorlar. Meslekler cinsiyetle sınırlandırılamaz.

Başarıyla imza atılacak daha birçok film varken, neden 36 yaşında sinemadan uzaklaştınız?
Herkesin hayatta yaptığı hatalar vardır. Benim en büyük hatam sinemayı genç yaşta bırakmış olmamdı, bunun ızdırabını çok çektim. Her zaman derdim ki “ya sahnede ya da kamera karşısında öleceğim.” O dönem hamileydim, çocuğumu doğurduktun sonra bakıcıya bırakmak istemedim ve kendim baktım. Sonrasında eşim de bundan yüz bulup bana baskı yaptı. O sırada öyle bir karar verdim, ancak hayatımda vermiş olduğum en yanlış karardı…

Peki, daha sonra dönmek istemediniz mi?
Bir sürü teklif geldi, gerek dizi, gerek film ancak işin bir de başka bir yönü var. Zirvede teksiniz ve işi orada bırakıyorsunuz, daha sonra nasıl dönersiniz? Bana teklif elden rollerde bir ışık görmedim, beni heyecanlandırmadı. İlle bir filmde oynayayım diye asla oynamam, oynadığım rolü sevmeliyim, o rolde bir ışık göreyim ki onun içine gireyim. Böyle inandığım bir proje olmadı için tekrar kamera karşına geçmedim. Daha sonra kabul etmediğim projelerinde tutmadığını, beğenilmediği gördüm.

Şimdi bir filmde oynamanız için teklif gelse yeniden kamera karşısına geçer misiniz?
Tabii, ederim neden etmeyim. 100 yaşındaki nineyi de oynamak isterim, ama o rolde bir ışık olmalı “evladım güle güle git, güle güle gel” diyen bir nineyi oynayamam. Türk sinemasına ve seyircisine hayranım, ama kendimi göstermek için kamera karşısına geçmem… Oynadığım rolle seyircilere bir şeyler anlatabilmeliyim.

Peki, sinemayı bıraktıktan sonra neler yaptınız?
Bir müddet tiyatroya devam ettim. Ben aynı zamanda alaylı bir dekoratör ve iç mimarımdır, bu özelliğimi kullandım ve birçok ünlü arkadaşımın evini dekore ettim. Güzel sanatlara karşı çok ilgiliyim. Sanatla bağlantımı hiçbir zaman koparmadım.

En son 1967 yılında ‘Turist Zehra’ filmini çektiniz ve tam 40 sene sonra 2007 yılında ‘Hicran Sokağı’ filmi için konuk oyuncu olarak kamera karşısına geçtiniz. 40 yıl aradan sonra tekrardan set ortamında bulunmak sizi heyecanlandırdı mı? Set ortamını özlemiş misiniz?
Rolün büyüğü küçüğü olmaz, Sefa Önal’ın jübilesine iştirak etmek için bu projede bulundum, ama hiç beklediğim gibi çıkmadı. O ortamı bir set olarak kabul etmiyorum. Filmi seyretmedim bile…

3. Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali’nde ‘Onur Ödülü’ alacaksınız, neler hissediyorsunuz?
Çok fazla göz önünde olmayı sevmesem de aldığım ödüller bana mutluluk veriyor. Bursa’yı çok severim zaten, halkı çok sıcakkanlıdır. Bana verilen her ödülün kıymetini bilirim. Sanat tükenmeyen bir şeydir. Bizler tükenmeyen, hiçbir zaman bitmeyecek olan bir hastalığa yakalanıyoruz, bu çok mutluluk verici bir şey. Karşı tarafa enerjimi geçire biliyorsam ne mutlu bana.

Peki, günümüzdeki oyuncular hakkında ne düşünüyorsunuz. Eğitimini alan da, almayan da “ben oyuncuyum” diyor, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Günümüzde çok güzel diziler, filmler ve çok iyi oyuncular var. Hepsini beğeniyor ve tebrik ediyorum. Ayrıca dizilere küçümser gözlerle bakanları da anlamıyorum, orada yapılan iş oyunculuk değil mi yani… Bir zamanlar mankenlerin oyuncu olması tartışma konusuydu, bu ne demek ben anlamadım! Bir manken oyuncu olamaz mı? Herkes bir işten başka farklı bir işle meşgul olabilir, bu çok normal. Kaldı ki sanat apayrı bir şeydir. İnsanların içinden gelen sanatı yok edemezsiniz ki… Okullu olanlara da sonsuz saygım var, onlara karşı olduğum anlaşılmasın ama şu da bir gerçek ki konservatuar bitirmiş çok kötü oyuncular da var. Bu insanın içine olan bir yetenektir.

Son yıllarda çekilen Türk filmlerini izlediniz mi? Beğendiğiniz çalışmalar var mı? Hepsini izleyebilme şansım olmadı, ama Çağan Irmak’ın filmlerini beğeniyorum.

Sizce günümüzde Türk Sineması endüstri olabilme yolunda ilerliyor mu?
Türk sineması şuanda olması gereken konumda değildir. Elbette ilerlemeler var ama 80 senelik bir sektörden bahsediyorsak eğer, çok daha ileri de olmalıydık. Seyirci bazı filmleri çok beğenirken, bazen de rahatsızlık duyuyor.