22 Mart 2009 Pazar

Fadik Sevin Atasoy: "Kendi ceketimi dikmeye çalışıyorum"

Kendi Ceketimi Dikmeye Çalışıyorum
Bu sezona hızlı bir başlangıç yapan Atasoy şu sıralar iki ayrı filmde karşımıza çıkıyor; Cemal Şan’ın yönettiği “Zeynep’in Sekiz Günü” filminde başrolü üstlenirken Mahsun Kırmızıgül’ün ilk kez yönetmen koltuğuna oturduğu “Beyaz Melek” filminde de rol alıyor. Önümüzdeki aylarda da onu başka filmlerde izlemeye devam edeceğiz. Atasoy, kendini bağımsız sinema delisi olarak ifade ediyor ve bağımsız sinema için sonuna kadar hizmet vermeye hazırım diyor. Annesi (Emel Göksu) ve babası (Sönmez Atasoy) oyuncu olan Fadik Sevin Atasoy, “Annem ve babam bana iğne – iplik verdiler ben de kendi ceketimi dikmeye çalışıyorum” diyor.

Cumhuriyet Gazetesi - Pazar Dergi - Müge Serçek



Bu sezon 2 farkı filmde ve bir televizyon dizisinde karşımıza çıkıyorsunuz, oyuncular genelde yüzlerinin eskimesinden korkarlar. Siz böyle bir korku yaşamadınız mı?
Ben bunun için yeterince bekledim. 6 senelik tiyatro geçmişim oldu, bu süre zarfında bekledim, biriktirdim, sustum, izledim ve kendimi doldurdum, şimdi artık bunu dışarı vurmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Bu yüzden hiç böyle bir kaygı duymadım. Yaptığım iş ve nerede durduğumda belli, yaptığım her şeyi bilinçli bir şekilde yapıyorum.

“Zeynep’in Sekiz Günü” filmine nasıl dâhil oldunuz?
Tamamen kozmik bir tesadüf sonucu filme katıldım. 31 Mayıs gecesi ben bir sıkıntı yaşadım ve aynı gece Camal Şan “Zeynep’in Sekiz Günü” filminin senaryosunu yazmış. Ama yazdığı Zeynep karakteri için bir müddet oyuncu bulamamış. Cemal, beni daha önce “O Şimdi Mahkûm” filminde görüp beğenmiş ve birden bire aklına ben gelmişim bir arkadaşımız vasıtasıyla bana ulaştı. O sırada evde film seyrediyordum, filmi dondurdum ve Cemal’le görüşmeye gittim. Cemal bana senaryoyu anlattı, “Sen oynar mısın Fadik, bu rolü sana teslim edebilirim” dedi. Gözlerim dolu dolu “Tamam, varım” dedim. 4 günde hazırlandık ve 10 günde filmi çektik.

Çekimler nasıl geçti?
Çok keyifliydi. Benim amacım Cemal’in dünyasına hizmet etmekti. Çünkü ben bağımsız sinema delisiyim. Hayatımla ilgili olarak da şöyle bir karar aldım; bir sene içinde 1 tane gişe filmi yapıyorsam en az 4 tane de bağımsız filmde oynayacağım. Üstelik hiçbir maddi beklentim de yok tıpkı “Zeynep’in Sekiz Günü”nde beklemediğim gibi. Ekipteki diğer arkadaşlarımızla gönüllerini koydular bu işe. Zaten bu filmi Cemal kendi bütçesiyle yaptı. Tam bir bağımsız sinema örneği. Bağımsız sinemanın öncülerinden olmaya hazırlım, elimden geldiği kadar da bunu yapmaya çalışıyorum.

‘Zeynep’ karakterini biraz anlatır mısınız, Zeynep, seyirciye ne mesajı vermeye çalışıyor?
İzole ve steril hayatlar yaşıyoruz. Büyük şehirlerde yalnızlaşmaya başladık. Aynı tip binalarda aynı tip hayatlar sürmeye başladık. İnsanlardan uzaklaşmaya, sevgiyi alıp vermemeye başladık. Yarı robot şeklinde yaşar olduk. Zeynep de yarı robot, dışa dönük anti – sosyal bir insan. Anti – sosyal ama iç dünyasını paylaşmaya hazır, ketum değil. Çok kuru bir hayat çizmiş kendisine işiyle evi arasında mekik dokuyor. Zeynep aynı zamanda Orhan Pamuk okuyan bir kız, konuşmaya başladığı zaman bizi terk edip giden kelimelerle konuşuyor yani edebiyatla konuşuyor. Zeynep hem sıradan hem de kendine has birisi, çok değişik bir karakter. Daha önce hiçbir senaryoda ya da edebi metinde karşıma çıkmayan bir karakter Zeynep. Bu benim için bir riskti çünkü alışıla gelmiş oyunculuk üslubunu kabul etmeyen bir karakter. Hem anti – sosyal hem dışa dönüş aynı zamanda derin bir iç dünyası var. Yumurta ve makarnadan başka hayatında hiçbir lezzete yer vermeyen bir kız. Bir gün gelip aşk kapısını çalışıyor ama aşk hayatına o kadar yüzeysel giriyor ki içindeki derinliği paramparça edip gidiyor. Yani cam gibi bir şey ve biri gelip bu camı kırıyor. Unuttuğumuz duyguların ve kelimelerin filmi “Zeynep’in Sekiz Günü”. Zeynep’in belirli takıntıları da var mesela kapıyı 3 kere kitler. Filmin kendi içersinde anlamları ve kodları var. Film ilk kez Antalya’da Altın Portakal Film Festivalinde gösterili ve ardan yapılan basın toplantısında “Zeynep’in terliği bir numara küçük, eğer bir numara büyük olsaydı film içinde nasıl bir kod taşıdığını anlayacaktık ama neden bir numara küçük” diye bir soru geldi. Ben de gülümseyerek dedim ki “abla biz bağımsız bir film yaptık paramız yoktu, o gün o terlik vardı biz de onu kullandık. Bu kadar da kod aramayın” dedim. Ama bu soru o kadar hoşuma gitti ki, demek ki filmi çok dikkatli izlemişler, terliğin bir numara küçük olduğunu ben bile farkında değilim.

Bu role nasıl hazırlandınız?
Filmin %60’ında Zeynep’in kendi iç dünyasına bakışını görüyoruz. Zeynep boş bir tuval gibi... Daha sonra hayatın aşk girince korku, acı, umut, sevinç gibi duyguları yüzünde görebiliyoruz. Bu düz portreyi oluşturabilmem için boşluk duygusunu bulmam gerekiyordu, ben karakterlerimi yaratırken müzikten, heykelden, resim sanatından, baleden beslenirim. Zeynep’i düşünürken müzik dinledim, heykellere baktım ama istediğim duyguyu alamadım. Sonunda bir anda gözümün önüne Modigliani’nin Jeanne tablosu geldi. Aradığım boşluk duygusunu o tabloda buldum. Zeynep’i oynarken bu tabloyu hep aklıma getirdim. Zeynep, çok silik bir karakter. İnsanlar böyle tiplerin olduğuma inanmıyor ama biliyorum ki böyle insanlar var. Dilerim seyircide sabırlı olur. Yaşantımızdaki sıradanlığı fark eder. Aslında bu film birazda kadınlar için diyebilirim. Filmdeki gibi aşklar yaşayıp incinen çok kadın var. Bir erkeğin kaleminden bir kadının dünyası nasıl güzel anlatılmış çok şaşırdım.

42. Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü aldıktan sonra hayatınızda ne gibi değişiklikler oldu? Bu ödülün size getiri ve götürüleri nelerdir?
Aslında benim için çok büyük bir değişiklik olmadı. Çünkü ben zaten oyuncuydum ve oynuyordum. İlk sinema filmini yapmış ve ortaya çıkmış bir insan değilim geçmişim tiyatro üzerine kurulu. Ancak ilk sinema filmimde ödül aldım ve bu benim fark edilmemi sağladı. Ödül almadan önce de oynuyordum sonrasında da oynuyorum, tek bir fark var o da fark edildim. Böylece oyun alanım genişledi. Bunun için ödüle çok teşekkür ederim çünkü bana oyun alanı verdi. İnsanlar “Aaa bu kız meğer devlet tiyatrosu oyuncusuymuş, Bulgaristan’da tiyatro kurmuş” diye daha önce neler yaptığımın farkına varmaya başladılar.

Ailenizin tiyatrocu olması sizin bu mesleği seçmenizde nasıl bir etkisi oldu? Üstelik aileniz oyuncu olmanızı istemiyormuş.
Evet, çünkü benim çocukluğun çok sefil, zor geçti. Kulislerde büyüdüm. Orta kulak iltihabı olurdum turnelerde kulağıma kostüm bastırıp öyle gezerdim. Ailem bu işin çok zor olduğunu bildikleri için ve benim düzenli bir hayatımın olmasını istedikleri için oyuncu olmamamı istemediler. Ben de kendimi bildim bileli oyuncu olmak istemişimdir. Annemle babam sahneye çıktığında inanılmaz derece heyecanlanıyordum. Sahnede yansıtılan belki hayal bir dünya ama benim gerçek orası çünkü yalan söylenilmeyen tek yer sahne. Gerçek hayatta herkes milyon tane rol oynuyor; bir gün içinde anneyi, babayı, bankacıyı oynuyoruz. Oyuncularında tek farkı biz rolümüze bilinçli olarak giriyoruz. Oynadığınız rolün duygusunda samimiyet yoksa seyirci bunu hemen anlar. Seyircinin, bir oyuncunun iyi oynayıp oynamadığını anlaması için teknik bilgiye sahip olması gerekmiyor. Samimi olan şeyden gözünü ayıramaz seyirci öksüremez, hapşıramaz. Oyunculukta torpil olamaz seyirciyle yüzleşen bizleriz. Annemle babam bana tiyatronun disiplinini öğretti. Hiçbir zaman annem ve babam gibi olmaya çalışmadım ya da onları geçmeye çalışmadım. Çünkü herkesin ceketi kendi bedenine göre uygundur. Ben babamın ceketini giysem bana üç beden büyük gelir. Onlar bana iğne - iplik verdi ve ben kendi ceketimi dikmeye çalışıyorum.

Oyunculuğunuza olumlu ya da olumsuz eleştiriler getiriyorlar mı?
Hiç eleştirmezler. Çok inanıyorlar bana. “O Şimdi Mahkûm” filminden sonra babam gelip anlımdan öpmüştü o zaman zaten gerekli cevabı almıştım. Ailemle genelde oyunculuk üzerine tartışırız, felsefeyi tartışırız. Yaptığımız işin mahallede top oynayan çocuk gibi naif bir iş olduğunu konuşuruz. Aslında asıl heyecan şimdi başlayacak diyebilirim. Babam New York’ta Türk tiyatrosu kurdu. “Nasrettin Hoca Bir Gün” diye bir oyun yazdı. Ocağın ikinci haftası New York’a gidiyoruz Mayısa kadar provalarımızı yapacağız ve babamla karşılıklı oynayacağız. Baba kız ilk defa sahneye birlikte çıkacağız.

Her oyuncunu dışarıya açılma hayali vardır, bunu da sizin dışarı açılmanız olarak kabul edebilir miyiz?
Artık Amerika Birleşik Devletlerine resmi olarak bağlı olan bir Türk tiyatrosu var. Bu çok önemli bir adım. Başkalarının aksine tek başına dünyaya açılayım diye bir derdim yok. Benim derdim kendi senaristimiz, yönetmenimiz ve kendi filmimizle dışarı açılmak. Kendi hikâyelerimizden oluşan sinemayı evrensel bir dille anlatabilmek. Eğer dünyaya açılacaksam kendi sinemamızın cümlesiyle açılmak isterim. Tek başıma gitmişim başkalarının hikâyelerinde oynamışım benim için bir anlam teşkil etmiyor. Amerika artık bütün hikâyelerini tüketti. Türkiye coğrafi anlamda çok bakir bir sinematografiye sahip. Bizden önce başkaları keşfedecek bu hikâyeleri. Elimizi çabuk tutmamız lazım. Toprağa elimizi atsak her yerden hikâye fışkırıyor, niçin bunu alıp da tüm evrensel bir dille anlatmayalım ve dünyaya özgün bir sinema sunmayalım. Ben Türk Sinemasının beş sene içinde hak ettiği özgün, evrensel pozisyona kavuşacağına inanıyorum, umutluyum bu açıdan. Ben de bu dalganın içerisinde ekendi parmak izimi bırakarak yer almak istiyorum. Amerika’daki yapacağımız tiyatro dünyaya açılmak için büyük bir adımdır, biz orada geleneksel ve çağdaş Türk tiyatrosundan eserler sunacağız. Öncelikle de geleneksel Türk tiyatrosundan örnekler sunacağız; orta oyunu, Türk müzikallerini dünyaya tanıtmak istiyoruz.

Sizin için oyunculuk tam olarak neyi ifade ediyor?
Oyunculuk benim için bir varoluş biçimi ve gerçek özgürleşme. Oyunculukla kendini tanıyorsun ve bir nevi ruhunu tedavi ediyorsun bu sayede. Varoluşuna meydan okumaktır oyunculuk, özgürleşmektir. Bazen fiziksel görünümüne meydan okumaktır. Aynı zamanda kendi ruh dünyanı zenginleştirmektir. Her türlü bilgiyi alıp sindiriyorsun ve bunu insanlara geri veriyoruz. Aslında katalizörlük yapıyoruz. Dünya üzerinde esareti savunan hiçbir sanat eseri yoktur. Bu yüzden sanat politikadan farklıdır ve bence üstündür. Bireysel gelişime, psikolojiye ve bilhassa sanata inanıyorum. İnsanlar sanatın sunduğuyla yetinseydi politikaya ihtiyaç duyulmazdı beklide. Oyunculuk değişebilirlik, şaşırtma, sürpriz yasasıdır. Kendini tekrar etmek oyunculuk değildir. Başka bir şeye dönüşebiliyorsan eğer ve bunda inandırıcı samimi olabiliyorsan işte o zaman oynuyorsundur. Tiyatroda oyuncu infilak ediyor, antik çağlardan günümüze kadar insanlar aynı enstrümanlarla sahnedeler. Ben de aynı bacak, kol ve aynı yürekle sahnedeyim. Tiyatro gerçekten oyuncunun er meydanı. Türkiye’deki oyuncuların işimi yapayım seyirci de anlasın diye bir şansı yok. Ben bu yüzden çok konuşuyorum ve bazen ben bile konuşmaktan yoruluyorum. Ancak oyunculuk kavramını tartışmamız lazım. Oyuculuk, ekranda güzel olayım, iki de güzel göz süzeyim demek değildir. Seyircinin de oyunculuğun tam olarak ne olduğunu bilmesi lazım. O zaman birileri beni eleştirmeye başlayacak ve rahatlayacağız, tutunabileceğimiz bir şeyler olacak. Post modern bir çağdayız zemin çok kaygan, bu çağda bir sanatçının ruhsuzluk ve arsızlık lüksü yok. Ben elimde avucumda ne varsa paylaşmaya hazırım. Yaşamla ölüm arasında bir parantezi yaşıyoruz, bunun içini neyle dolduracağımız bizim elimizde.

“Beyaz Melek” filmine nasıl dâhil oldunuz peki?
Mahsun Kırmızıgül’ün sinema sevdasına ve inancına o kadar çok inandım ki. Çekimler sırasında bizi teknik terimlerle yönetti, yapacağı işe çok iyi çalışmış. Bu filmdeki kadro da çok iyiydi ben bir daha ne zaman Diyarbakır’da Lale Belkıs’la başak tarlaları içinde olabilecektim ya da Nejat Uygur’un tiyatro ile esprilerini ne zaman dinleyebileceğim. Yıldız Kenter’in disiplinine nasıl şahit olabilecektim. Bu filmin setinde o kadar çok şey öğrendim ki, bana bir hediye gibi oldu.

Sırada hangi proje var?
Dudaktan kalbe dizisinden ayrılıyorum, anlaşmamız bu şekildeydi. Tiyatronun provalarına başlayacağız. Müzikle ilgili bir çalışmam var ama bazı şeyler tam oturmadan çok da dillendirmek istemiyorum. Bunun dışında Yetkin Dikinciler’le birlikte Eskişehir’de ‘Usta’ filminde oynayacağız. Yönetmenimiz Bahadır Karataş. Bir de hikâyesini benim yazdığım ve senaryolaştırmaya çalıştığımız bir proje var.

Günümüz Türk sinemasıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Aslında ülkemizde yapılan her film bağımsız sayılabilir çünkü bizim arkamızda “Warner Bros” gibi büyük şirketler yok. Benim hedefimde bağımsız sinemanın öncülerinden olmak istiyorum. İsimsiz olan ve film çeken tüm gençlere yardım etmeye hazırım, kısa filmlerde de oynuyorum “Gel bize bir destek ol” diyen herkesin yardımına koşuyorum. Evinden koltuğumu isteseler onu bile veririm. Geleceğin sineması bağımsız filmlerden oluşacak ve kendi seyircisini oluşturacak. Gerçek sanat bağımsız sinemadan çıkıyor. Şuanda ülkemizde sinema sektörü yok ama dizi sektörü var. Dizi setlerinden yetişen asistanlar, ışıkçılar, görüntü yönetmenleri var. Gençlere çok inanıyorum, gümbür gümbür geliyor. Dizi yerel kalıyor ama sinemanın dünyanın her yerini gezebilme şansız var.