18 Mart 2009 Çarşamba

O… Çocuklarının Dona’sı Özgü Namal

O… Çocuklarının Dona’sı

Geçtiğimiz sene ‘Polis’, ‘Beynelmilel’, ‘Mutluluk’ filmlerinde 3 farklı karakterde izlediğimiz Özgü Namal, neredeyse bütün ödülleri de toplayıp evine götürmüştü. Sinema filmleri, diziler derken uzun süredir reklamlarda da sempatik yüzüyle karşımıza çıkıyor. 16 Mayıs’ta vizyona girecek ve ses getirmesi beklenen ‘O.. Çocukları’ filminde şuana kadar izlediklerimizden çok daha farklı bir karakterle karşımıza çıkan Namal’la hem film üzerine hem de oyunculuk kariyeri üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Cumhuriyet Gazetesi - Pazar Dergi - Müge Serçek



Geçen sezon en son ‘Mutluluk’ filmiyle karşımıza çıkmıştınız ve neredeyse bütün ödülleri topladınız… Şimdide ‘O… Çocukları’ filmiyle karşımızdasınız, projeye nasıl dâhil oldunuz?
Proje daha yazım aşamasındayken haberim vardı. Sırrı Süreyya Önder'le, hem daha önce de çalıştığımız için hem de dostluğa dayanan bir ilişkimiz olduğu için, bu film projesinden çok önceleri haberim vardı. Senaryosu ve konusundan çok etkilendim, zaten önemli olan rol ve projedir. Beğendiğim bir proje olduğu için de memnuniyetle dâhil oldum. Çekimlerimiz 4 hafta sürdü, çok sakin ve güzel bir setti. Murat Saraçoğlu çok sakin ve uyumlu bir yönetmendi. Sakin yönetmenle çalışmaya bayılıyorum, çünkü o güzel enerji sete yansıyor. Filmin senaryosu çok güzeldi, oyucular çok iyiydi ve çok güzel çekildiğini düşünüyorum. Film ne kadar çok kişiye ulaşırsa ben o kadar mutlu olurum, özellikle genç arkadaşlarımın bir dönemi sinemadan öğrenmeleri çok hoşuma gider. Bir derdimiz, bir cümlemiz var.

Şuana kadar birbirine benzeyen karakterleri canlandırdınız. Bu filmdeki karakteriniz biraz daha farklı sanki?
Filmde 'Dona' adlı bir karakteri canlandırıyorum. Dona, yarı İtalyan yarı Türk biri. İtalya'da doğmuş olmasına rağmen Türkçeyi çok iyi konuşuyor, iki kültür arasında kalmış bir kız. Orta halli bir ailenin kızı, annesiyle yaşıyor. Dona, konservatuar sınavlarına hazırlanıyor ve burslu okumak istiyor. Hem para kazanmak için, hem de bir görev uğruna Türkiye'ye geliyor. Aslında önceleri daha sanatçı ruhlu, entelektüel bir kesitte hayatını sürdürürken, Türkiye'de yaşamış olduğu hayatın tam tersi bir durumla karşılaşıyor ve buna uyum sağlamaya çalışıyor. Dona, çok kırılgan, naif, hassas bir İtalyan – Türk kızı…

Daha vermiş olduğunuz bir röportajda bu rol için zorlandığınızı söylemişsiniz. Sizi zorlayan neydi?
Aslında zorlanmanın ötesinde korktum. Çünkü daha önce çok başarılı bir iş yaptım ve şimdi bunun üstüne çıkmak çok zor. Bununla ilgili kaygılarım vardı. Bir önceki işinizi çok tepede bıraktığınız zaman, aynı yerden devam etmek zorunda kalıyorsunuz… Ama insanız sonuçta hata yapabiliriz, yanılabiliriz, bir takım yanlışlarla karşılaşabiliriz. Bu yüzden hafif bir korku hissettim, tırstım. Şuana kadar oynadığım rollerin ters köşesinde kalan bir rol vardı karşımda. Bugüne kadar biraz kasabalı, köylü hatta ailemizin cici kızı rollerde oynadım. Bu açıdan ters köşe bir durumdu, ancak benim için çok da fark eden bir şey olmadı. Sonuçta ben bir oyuncuyum, içimde taşıdığım ve biriktirdiğim malzemem var, ama bunu daha önce çıkartıp gösterme fırsatım olmamıştı. Bu fırsat ilk defa elime geçti, bu nedenle biraz tedirginliklerim vardı.

Peki, bu tedirginlik geçti mi ya da ne zaman geçer?
Filmi henüz izlemedim, ama 12. seyredişimde geçer. Çok ciddiyim. İlk izlediğimde geçmez, çok iyi biliyorum ki ilk izlediğimde “Aman Allah’ım ben ne yapmışım” diyeceğim. Bu bir oyuncunun yaşadığı derin bir duygudur. Tabii bu arada duygularınızı kimseye çaktırmazsınız, herkes sizi tebrik edip, ne kadar beğendiğini söylerken, siz “Allah kahretsin, ben burada ne yapmışım” dersiniz. Daha sonra ben bu filmi bir kere de yalnız izlerim, yine bin tane hata bulurum, kendimi yer bitiririm. 5. izlemeden sonra “aslında fena değilmişim” diye alışmaya başlarım. Bütün bunlar çok normal şeyler ve önümde böyle bir sürecin beni beklediğini çok iyi biliyorum. Bu hiç sevmediğim bir durum, ama yapabilecek bir şey yok. Mutluluk filminde de aynı şeyi yaşadım 7. izleyişimde “fena olmamış aslında” demiştim. Bu bizim mesleğimizin arıza taraflarından biri…

Özellikle ‘Mutluluk’ filminde birçok ödül aldınız, ödül aldıktan sonra “kendime haksızlık yapmışım” dediğiniz zamanlar oldu mu?
Kendime çok fazla haksızlık ettiğimi düşündüğüm zamanlar oluyor tabii. Herkese karşı toleranslı ve iyi niyetliyim, ama kendime neden bu kadar acımasız davranıyorum diye sorgulamalarım olmuştur, ama yapılacak bir şey yok. Bu bizim mesleğimizin olmazsa olmazlarından biri. Bezen aşırıya kaçabilirim, ama daha sonra takdirleri, ödülleri onur verici sözleri duyunca “biraz abartmışım, kendime haksızlık yapmışım” demişimdir.

Peki, ödül kazanmak bir oyuncu için ne derece önemlidir, ödül kazanınca bir anlamda oyunculuk mu tescillemiş oluyor?
Bence ödül almak oyunculuğun tescillenmesi değildir. Olaya o açıdan bakacak olursak ödül almayanlar kötü oyuncu mu yani. Tabii ki hayır, böyle bir şey yok. Bir yıl içinde bir takım yapımlar gerçekleştirilir, televizyonda, tiyatroda, sinemada çeşitli işler yapılır. O yıl içinde yapılan yapımlar arasında en iyiler seçilir. O yılki en iyi film, en iyi müzik, en iyi oyuncu seçilir. Bu sadece o yılın değerlendirmesidir. Bir yıl içinde yapılan işlerin arasından en iyisidir, ama bu diğerlerinin kötü olduğu anlamına gelmez. Tam tersine bir ödüle aday olmak çok önemli bir şeydir. Oscar’da da durum aynı, 5 adayın içinden biri ‘en iyi’ye layık görülüyor. Bu aynı zamanda o yılın 5 tane en iyisi demek. bu anlamda aday gösterilmek çok önemli bir şey, ödül alamadığınız zaman kötü oyuncu olmuyorsunuz ki… O yılın en iyi 5’inin içinde yer alıyorsunuz. Ödül töreninin tören olması için birinin seçilmesi gerekiyor, ama geri kalanların kötü olduğu anlamına gelmez. Kimsenin sizi tescillemesine ve elinize ödül vermesine gerek yok. Bu tabii ki onur verici bir şey, ama “ödüle fazla kapılma ödülsüz de kalma” demişler.

Önümüzdeki sezonda tiyatro sahnesinde görebilecek miyiz sizi?
Aslında şuan görüşmesi devam eden bir tiyatro projesi var, Eylül – Ekim gibi gerçekleşecek büyük ihtimalle. Kesin bir şey yok, ama prodüksiyon tiyatrosu düşünüyoruz. Yurt dışı ayaklı bir oyunun senaryosu yazılıyor. Bu oyun olur mu olmaz mı bilmiyorum, ama bahsettiğim oyun olmada bile bu yıl tiyatro sahnesinde olacağım.

Nedense birçok oyuncunun, bir gün yönetmen koltuğuna oturup kendi filmini çekmek gibi bir hayali var. Sizin böyle bir düşünceniz var mı?
Kesinlikle var, ama asla şimdi değil, haddimi biliyorum. Geleceğe yönelik çalışmalar yaptığımı söyleyebilirim. İşin mutfağına ve tekniğine çok kafa yoruyorum, her şeyi öğrenmeye çalışıyorum… Öğrenmeye aç bir insan olarak her şeyi sorup, sorguluyorum. Ama tek başıma yönetmen koltuğuna oturmayı hiç düşünmedim. Hep birini yanına dâhil olmayı düşünmüşümdür, işi iyi bilen biri o sandalyeye oturur, ben de yanında hayallerimde, karelerimden bahsederim ve birlikte kaydederiz. Ancak bundan önce senaryo yazmaya kafayı taktım. Neden bu ülkede iyi senaryolar yazılmıyor ya da neden iyi senaryolar az sayıda çıkıyor? Böylelikle senaryo yazmayı öğrenmeye başladım. İlk bununla başlarsam daha iyi olur diye düşündüm. Sanki görüntüleri kaydetmek biraz daha kolay oluyor. Çünkü iyi bir senaryonuz yoksa siz istediğinizi kaydedin, yine de olmuyor.

Ne üzerine yazıyorsunuz peki?
Bir tane hikâyem var, ama çok deşifre etmek istemiyorum. Uzun zamandır aklımda olan güzel bir hikâye… Bu önce bir kısa metraj projesiydi, ama zamansızlık ve mekânsızlıktan dolayı uzun metraja döndü. Kendimi hikâyemi yazabilmek için önce yazmayı öğreniyorum. Sırrı’dan rica ettim, derslere başladık şimdi, bir şeyler çiziktiriyoruz… İlerde ortaya güzel bir şey çıkarsa elbette herkesle paylaşacağım. Ancak “senaryo öyle yazılmaz böyle yazılır” gibi bir tutum sergilemeyeceğim tabii ki, naçizane heyecanımı paylaşacağım.

Çok beğenilen ve başarılı bir oyuncusunuz, pozitifliğinizi karşı tarafa yansıtabiliyorsunuz…
Bu benim hayat felsefem aslında, ama ben de her dakika pozitif gezdiğimi söyleyemem. Tabii ki benim de sinirlendiğim, üzgün ve kırgın olduğum, dertlendiğim zamanlar oluyor. Mesel bu sabah kalktığımda hiç röportaj yapacak havamda değildim, hastaydım, hafta sonum çok yoğun geçmişti, yorgundum. Ama kendime çeki düzen verdikten sonra, röportaj havasına girdikten sonra hemen canlını verdim, çünkü bu benim işim. Dert, tasa, yorgunluk hepsi kapının dışında kaldı. Bu benim hayat felsefem, geçmişi ve geleceği düşünüp kaygılanmıyorum, anı yaşıyorum dolayısıyla şuan oldukça pozitifim, aksine pozitif olmamak bana garip geliyor.

Başarılı bir oyuncu olmanızda bunun da katkısı büyüktür herhalde…
Mutlaka vardır. Sette çalışırken çok gerginimdir, asık suratlı gezinirim, ama aslında bu işime çok sahip çıktığımdandır. Yeri geldiği zamanda gülerim, eğlenirim, eğlendiririm. Ben bankacı olsaydım da şuan olduğum gibi olurdum. Bence hayata pozitif yaklaştığı için işlerim yolunda yürüyor. Pozitif olmak, hayata dışarıdan bakmaktır ve bu her meslekte çok önemlidir. Bunun faydalarını her zaman görürsünüz.

Şuana kadar içinde bulunduğunuz projelere baktığımızda, bugüne kadar emin ve sağlam adımlarla ilerlediğinizi görüyoruz…
Tabii, bütün işlerim bin kere düşünülüyor bir kere yapılıyor. Birçok insana danışıyorum, soruyorum. En sonunda süzgeçten geriye ne kalmışsa onları değerlendiriyorum. Bu yüzden düzgün ve başarılı işler çıkıyor, her işe atlamıyorum, insanların sezgilerini dinliyorum. Evrene ve doğaya kendinizi tamamıyla teslim ettiğinizde, o sizi alıp götürüyor zaten… Bu anlamda hayatı çok fazla zorlamaya gerek yok, zorladığınız zaman kırılıyor. Her şeyi zamanında yapmak ve doğal sürecine bırakmak gerekiyor. Çok basit bir şey aslında, zorlaştıran biziz.

Filmlerini çok beğendiğiniz ve çalışmak istediğiniz bir yönetmen var mı?
Yavuz Turgul’la çalışmayı çok istiyorum, her zaman söylüyorum zaten, mutlaka kulağına gitmiştir. Türkan Derya keşke bir sinema filmi çekse de çalışsam. Yıllardır dostluğumuz devam ediyor. Bunların dışında çok iyi genç yeteneklerle çalıştım. Bu filmde Murat Saraçoğlu’yla ilk defa çalıştım ve inanılmaz bir yönetmen olduğunu gördüm. Semih Kaplanoğlu’yla da çalışmak isterim.

Genç yönetmenlerden film teklifi geldiğinde, temkinli davranıyor musunuz?
Senaryoya bakıyorum, eğer iyi bir senaryoysa, karşımdaki yönetmenin ilk filmi de olsa o işe giriyorum. Benim için karar mekanizması senaryodur. Senaryoya kendimi kaptırır ve güvenirsem, karşımdaki insan da beni ikna ederse, bu yolculuğa çıkıyorum. Bugüne kadar da hiç de yanılmadım.

Günümüz Türk sinemasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türk sineması bir dönem zor zamanlar yaşadı, geri planda kaldı, ama artık atağa geçti, gelecekten çok umutluyum. Yavaş yavaş bir sektörleşmeye doğru gidiyor, Kültür Bakanlığı çok güzel katkılar ve destekler sağlıyor. Genç yönetmenler çok güzel işler yapıyor. Yurt dışındaki festivallerde adımızı duyurmaya başladık. Dünya festivallerine gittiğimizde çok güzel karşılanıyoruz, Türk sinemasına, oyuncularına ve yönetmenlerine çok değer veriyorlar, yaptığımız işleri çok önemsiyorlar. İnşallah yüzde yüz, yüz elli tane film çeken bir sektör haline geliriz. Seyircimiz de kendi filmlerine sahip çıkıyor. İyi işler her zaman seyircisini bulur, bu ister sinemada ister tiyatroda olsun, iyi yapılan işler her zaman başarıyı yakalıyor. Çok farklı türlerde sinema yapılması ve bunların seyircisi olması taraftarıyım. Evet, seyirci bölünüyor, ama bölünsün, herkesin beğenisine göre film olsun.

Her geçen yıl daha çok film çekmek gibi bir arzunuz var galiba?
Aslında böyle bir şey yok, ama geçen sene 3 filmde birden oynadım diye bir takım şeyler yazıldı çizildi, ben de buna istinaden “Geçen yıl 3, bu yıl 6, seneye 12 filmde oynayacağım. Benim işim bu, buna alışın ve kabul edin artık” dedim. Keşke yılda 300 film çekse de biz de 30 tanesinde oynasak, filmlerimiz dünya festivallerini dolaşsa… Bunu kösteklemek isteyenlerin, aklından şüphe ederim.

Yılda 300 film çekilse, her zaman tartışma konusu olan ‘gerçek oyunculuk’ kavramının ne demek olduğu ortaya çıkar!
Tabii, böylece ayıyla dayıyı ayırırız. Gerçekten oyuncu olanlar sinema ve dizi film yapsınlar ki elmayla armudu birbirinden ayıralım. Artık gerçek oyuncuların devri ve dönemidir.