22 Mart 2009 Pazar

Fadik Sevin Atasoy: "Kendi ceketimi dikmeye çalışıyorum"

Kendi Ceketimi Dikmeye Çalışıyorum
Bu sezona hızlı bir başlangıç yapan Atasoy şu sıralar iki ayrı filmde karşımıza çıkıyor; Cemal Şan’ın yönettiği “Zeynep’in Sekiz Günü” filminde başrolü üstlenirken Mahsun Kırmızıgül’ün ilk kez yönetmen koltuğuna oturduğu “Beyaz Melek” filminde de rol alıyor. Önümüzdeki aylarda da onu başka filmlerde izlemeye devam edeceğiz. Atasoy, kendini bağımsız sinema delisi olarak ifade ediyor ve bağımsız sinema için sonuna kadar hizmet vermeye hazırım diyor. Annesi (Emel Göksu) ve babası (Sönmez Atasoy) oyuncu olan Fadik Sevin Atasoy, “Annem ve babam bana iğne – iplik verdiler ben de kendi ceketimi dikmeye çalışıyorum” diyor.

Cumhuriyet Gazetesi - Pazar Dergi - Müge Serçek



Bu sezon 2 farkı filmde ve bir televizyon dizisinde karşımıza çıkıyorsunuz, oyuncular genelde yüzlerinin eskimesinden korkarlar. Siz böyle bir korku yaşamadınız mı?
Ben bunun için yeterince bekledim. 6 senelik tiyatro geçmişim oldu, bu süre zarfında bekledim, biriktirdim, sustum, izledim ve kendimi doldurdum, şimdi artık bunu dışarı vurmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Bu yüzden hiç böyle bir kaygı duymadım. Yaptığım iş ve nerede durduğumda belli, yaptığım her şeyi bilinçli bir şekilde yapıyorum.

“Zeynep’in Sekiz Günü” filmine nasıl dâhil oldunuz?
Tamamen kozmik bir tesadüf sonucu filme katıldım. 31 Mayıs gecesi ben bir sıkıntı yaşadım ve aynı gece Camal Şan “Zeynep’in Sekiz Günü” filminin senaryosunu yazmış. Ama yazdığı Zeynep karakteri için bir müddet oyuncu bulamamış. Cemal, beni daha önce “O Şimdi Mahkûm” filminde görüp beğenmiş ve birden bire aklına ben gelmişim bir arkadaşımız vasıtasıyla bana ulaştı. O sırada evde film seyrediyordum, filmi dondurdum ve Cemal’le görüşmeye gittim. Cemal bana senaryoyu anlattı, “Sen oynar mısın Fadik, bu rolü sana teslim edebilirim” dedi. Gözlerim dolu dolu “Tamam, varım” dedim. 4 günde hazırlandık ve 10 günde filmi çektik.

Çekimler nasıl geçti?
Çok keyifliydi. Benim amacım Cemal’in dünyasına hizmet etmekti. Çünkü ben bağımsız sinema delisiyim. Hayatımla ilgili olarak da şöyle bir karar aldım; bir sene içinde 1 tane gişe filmi yapıyorsam en az 4 tane de bağımsız filmde oynayacağım. Üstelik hiçbir maddi beklentim de yok tıpkı “Zeynep’in Sekiz Günü”nde beklemediğim gibi. Ekipteki diğer arkadaşlarımızla gönüllerini koydular bu işe. Zaten bu filmi Cemal kendi bütçesiyle yaptı. Tam bir bağımsız sinema örneği. Bağımsız sinemanın öncülerinden olmaya hazırlım, elimden geldiği kadar da bunu yapmaya çalışıyorum.

‘Zeynep’ karakterini biraz anlatır mısınız, Zeynep, seyirciye ne mesajı vermeye çalışıyor?
İzole ve steril hayatlar yaşıyoruz. Büyük şehirlerde yalnızlaşmaya başladık. Aynı tip binalarda aynı tip hayatlar sürmeye başladık. İnsanlardan uzaklaşmaya, sevgiyi alıp vermemeye başladık. Yarı robot şeklinde yaşar olduk. Zeynep de yarı robot, dışa dönük anti – sosyal bir insan. Anti – sosyal ama iç dünyasını paylaşmaya hazır, ketum değil. Çok kuru bir hayat çizmiş kendisine işiyle evi arasında mekik dokuyor. Zeynep aynı zamanda Orhan Pamuk okuyan bir kız, konuşmaya başladığı zaman bizi terk edip giden kelimelerle konuşuyor yani edebiyatla konuşuyor. Zeynep hem sıradan hem de kendine has birisi, çok değişik bir karakter. Daha önce hiçbir senaryoda ya da edebi metinde karşıma çıkmayan bir karakter Zeynep. Bu benim için bir riskti çünkü alışıla gelmiş oyunculuk üslubunu kabul etmeyen bir karakter. Hem anti – sosyal hem dışa dönüş aynı zamanda derin bir iç dünyası var. Yumurta ve makarnadan başka hayatında hiçbir lezzete yer vermeyen bir kız. Bir gün gelip aşk kapısını çalışıyor ama aşk hayatına o kadar yüzeysel giriyor ki içindeki derinliği paramparça edip gidiyor. Yani cam gibi bir şey ve biri gelip bu camı kırıyor. Unuttuğumuz duyguların ve kelimelerin filmi “Zeynep’in Sekiz Günü”. Zeynep’in belirli takıntıları da var mesela kapıyı 3 kere kitler. Filmin kendi içersinde anlamları ve kodları var. Film ilk kez Antalya’da Altın Portakal Film Festivalinde gösterili ve ardan yapılan basın toplantısında “Zeynep’in terliği bir numara küçük, eğer bir numara büyük olsaydı film içinde nasıl bir kod taşıdığını anlayacaktık ama neden bir numara küçük” diye bir soru geldi. Ben de gülümseyerek dedim ki “abla biz bağımsız bir film yaptık paramız yoktu, o gün o terlik vardı biz de onu kullandık. Bu kadar da kod aramayın” dedim. Ama bu soru o kadar hoşuma gitti ki, demek ki filmi çok dikkatli izlemişler, terliğin bir numara küçük olduğunu ben bile farkında değilim.

Bu role nasıl hazırlandınız?
Filmin %60’ında Zeynep’in kendi iç dünyasına bakışını görüyoruz. Zeynep boş bir tuval gibi... Daha sonra hayatın aşk girince korku, acı, umut, sevinç gibi duyguları yüzünde görebiliyoruz. Bu düz portreyi oluşturabilmem için boşluk duygusunu bulmam gerekiyordu, ben karakterlerimi yaratırken müzikten, heykelden, resim sanatından, baleden beslenirim. Zeynep’i düşünürken müzik dinledim, heykellere baktım ama istediğim duyguyu alamadım. Sonunda bir anda gözümün önüne Modigliani’nin Jeanne tablosu geldi. Aradığım boşluk duygusunu o tabloda buldum. Zeynep’i oynarken bu tabloyu hep aklıma getirdim. Zeynep, çok silik bir karakter. İnsanlar böyle tiplerin olduğuma inanmıyor ama biliyorum ki böyle insanlar var. Dilerim seyircide sabırlı olur. Yaşantımızdaki sıradanlığı fark eder. Aslında bu film birazda kadınlar için diyebilirim. Filmdeki gibi aşklar yaşayıp incinen çok kadın var. Bir erkeğin kaleminden bir kadının dünyası nasıl güzel anlatılmış çok şaşırdım.

42. Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ödülünü aldıktan sonra hayatınızda ne gibi değişiklikler oldu? Bu ödülün size getiri ve götürüleri nelerdir?
Aslında benim için çok büyük bir değişiklik olmadı. Çünkü ben zaten oyuncuydum ve oynuyordum. İlk sinema filmini yapmış ve ortaya çıkmış bir insan değilim geçmişim tiyatro üzerine kurulu. Ancak ilk sinema filmimde ödül aldım ve bu benim fark edilmemi sağladı. Ödül almadan önce de oynuyordum sonrasında da oynuyorum, tek bir fark var o da fark edildim. Böylece oyun alanım genişledi. Bunun için ödüle çok teşekkür ederim çünkü bana oyun alanı verdi. İnsanlar “Aaa bu kız meğer devlet tiyatrosu oyuncusuymuş, Bulgaristan’da tiyatro kurmuş” diye daha önce neler yaptığımın farkına varmaya başladılar.

Ailenizin tiyatrocu olması sizin bu mesleği seçmenizde nasıl bir etkisi oldu? Üstelik aileniz oyuncu olmanızı istemiyormuş.
Evet, çünkü benim çocukluğun çok sefil, zor geçti. Kulislerde büyüdüm. Orta kulak iltihabı olurdum turnelerde kulağıma kostüm bastırıp öyle gezerdim. Ailem bu işin çok zor olduğunu bildikleri için ve benim düzenli bir hayatımın olmasını istedikleri için oyuncu olmamamı istemediler. Ben de kendimi bildim bileli oyuncu olmak istemişimdir. Annemle babam sahneye çıktığında inanılmaz derece heyecanlanıyordum. Sahnede yansıtılan belki hayal bir dünya ama benim gerçek orası çünkü yalan söylenilmeyen tek yer sahne. Gerçek hayatta herkes milyon tane rol oynuyor; bir gün içinde anneyi, babayı, bankacıyı oynuyoruz. Oyuncularında tek farkı biz rolümüze bilinçli olarak giriyoruz. Oynadığınız rolün duygusunda samimiyet yoksa seyirci bunu hemen anlar. Seyircinin, bir oyuncunun iyi oynayıp oynamadığını anlaması için teknik bilgiye sahip olması gerekmiyor. Samimi olan şeyden gözünü ayıramaz seyirci öksüremez, hapşıramaz. Oyunculukta torpil olamaz seyirciyle yüzleşen bizleriz. Annemle babam bana tiyatronun disiplinini öğretti. Hiçbir zaman annem ve babam gibi olmaya çalışmadım ya da onları geçmeye çalışmadım. Çünkü herkesin ceketi kendi bedenine göre uygundur. Ben babamın ceketini giysem bana üç beden büyük gelir. Onlar bana iğne - iplik verdi ve ben kendi ceketimi dikmeye çalışıyorum.

Oyunculuğunuza olumlu ya da olumsuz eleştiriler getiriyorlar mı?
Hiç eleştirmezler. Çok inanıyorlar bana. “O Şimdi Mahkûm” filminden sonra babam gelip anlımdan öpmüştü o zaman zaten gerekli cevabı almıştım. Ailemle genelde oyunculuk üzerine tartışırız, felsefeyi tartışırız. Yaptığımız işin mahallede top oynayan çocuk gibi naif bir iş olduğunu konuşuruz. Aslında asıl heyecan şimdi başlayacak diyebilirim. Babam New York’ta Türk tiyatrosu kurdu. “Nasrettin Hoca Bir Gün” diye bir oyun yazdı. Ocağın ikinci haftası New York’a gidiyoruz Mayısa kadar provalarımızı yapacağız ve babamla karşılıklı oynayacağız. Baba kız ilk defa sahneye birlikte çıkacağız.

Her oyuncunu dışarıya açılma hayali vardır, bunu da sizin dışarı açılmanız olarak kabul edebilir miyiz?
Artık Amerika Birleşik Devletlerine resmi olarak bağlı olan bir Türk tiyatrosu var. Bu çok önemli bir adım. Başkalarının aksine tek başına dünyaya açılayım diye bir derdim yok. Benim derdim kendi senaristimiz, yönetmenimiz ve kendi filmimizle dışarı açılmak. Kendi hikâyelerimizden oluşan sinemayı evrensel bir dille anlatabilmek. Eğer dünyaya açılacaksam kendi sinemamızın cümlesiyle açılmak isterim. Tek başıma gitmişim başkalarının hikâyelerinde oynamışım benim için bir anlam teşkil etmiyor. Amerika artık bütün hikâyelerini tüketti. Türkiye coğrafi anlamda çok bakir bir sinematografiye sahip. Bizden önce başkaları keşfedecek bu hikâyeleri. Elimizi çabuk tutmamız lazım. Toprağa elimizi atsak her yerden hikâye fışkırıyor, niçin bunu alıp da tüm evrensel bir dille anlatmayalım ve dünyaya özgün bir sinema sunmayalım. Ben Türk Sinemasının beş sene içinde hak ettiği özgün, evrensel pozisyona kavuşacağına inanıyorum, umutluyum bu açıdan. Ben de bu dalganın içerisinde ekendi parmak izimi bırakarak yer almak istiyorum. Amerika’daki yapacağımız tiyatro dünyaya açılmak için büyük bir adımdır, biz orada geleneksel ve çağdaş Türk tiyatrosundan eserler sunacağız. Öncelikle de geleneksel Türk tiyatrosundan örnekler sunacağız; orta oyunu, Türk müzikallerini dünyaya tanıtmak istiyoruz.

Sizin için oyunculuk tam olarak neyi ifade ediyor?
Oyunculuk benim için bir varoluş biçimi ve gerçek özgürleşme. Oyunculukla kendini tanıyorsun ve bir nevi ruhunu tedavi ediyorsun bu sayede. Varoluşuna meydan okumaktır oyunculuk, özgürleşmektir. Bazen fiziksel görünümüne meydan okumaktır. Aynı zamanda kendi ruh dünyanı zenginleştirmektir. Her türlü bilgiyi alıp sindiriyorsun ve bunu insanlara geri veriyoruz. Aslında katalizörlük yapıyoruz. Dünya üzerinde esareti savunan hiçbir sanat eseri yoktur. Bu yüzden sanat politikadan farklıdır ve bence üstündür. Bireysel gelişime, psikolojiye ve bilhassa sanata inanıyorum. İnsanlar sanatın sunduğuyla yetinseydi politikaya ihtiyaç duyulmazdı beklide. Oyunculuk değişebilirlik, şaşırtma, sürpriz yasasıdır. Kendini tekrar etmek oyunculuk değildir. Başka bir şeye dönüşebiliyorsan eğer ve bunda inandırıcı samimi olabiliyorsan işte o zaman oynuyorsundur. Tiyatroda oyuncu infilak ediyor, antik çağlardan günümüze kadar insanlar aynı enstrümanlarla sahnedeler. Ben de aynı bacak, kol ve aynı yürekle sahnedeyim. Tiyatro gerçekten oyuncunun er meydanı. Türkiye’deki oyuncuların işimi yapayım seyirci de anlasın diye bir şansı yok. Ben bu yüzden çok konuşuyorum ve bazen ben bile konuşmaktan yoruluyorum. Ancak oyunculuk kavramını tartışmamız lazım. Oyuculuk, ekranda güzel olayım, iki de güzel göz süzeyim demek değildir. Seyircinin de oyunculuğun tam olarak ne olduğunu bilmesi lazım. O zaman birileri beni eleştirmeye başlayacak ve rahatlayacağız, tutunabileceğimiz bir şeyler olacak. Post modern bir çağdayız zemin çok kaygan, bu çağda bir sanatçının ruhsuzluk ve arsızlık lüksü yok. Ben elimde avucumda ne varsa paylaşmaya hazırım. Yaşamla ölüm arasında bir parantezi yaşıyoruz, bunun içini neyle dolduracağımız bizim elimizde.

“Beyaz Melek” filmine nasıl dâhil oldunuz peki?
Mahsun Kırmızıgül’ün sinema sevdasına ve inancına o kadar çok inandım ki. Çekimler sırasında bizi teknik terimlerle yönetti, yapacağı işe çok iyi çalışmış. Bu filmdeki kadro da çok iyiydi ben bir daha ne zaman Diyarbakır’da Lale Belkıs’la başak tarlaları içinde olabilecektim ya da Nejat Uygur’un tiyatro ile esprilerini ne zaman dinleyebileceğim. Yıldız Kenter’in disiplinine nasıl şahit olabilecektim. Bu filmin setinde o kadar çok şey öğrendim ki, bana bir hediye gibi oldu.

Sırada hangi proje var?
Dudaktan kalbe dizisinden ayrılıyorum, anlaşmamız bu şekildeydi. Tiyatronun provalarına başlayacağız. Müzikle ilgili bir çalışmam var ama bazı şeyler tam oturmadan çok da dillendirmek istemiyorum. Bunun dışında Yetkin Dikinciler’le birlikte Eskişehir’de ‘Usta’ filminde oynayacağız. Yönetmenimiz Bahadır Karataş. Bir de hikâyesini benim yazdığım ve senaryolaştırmaya çalıştığımız bir proje var.

Günümüz Türk sinemasıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?
Aslında ülkemizde yapılan her film bağımsız sayılabilir çünkü bizim arkamızda “Warner Bros” gibi büyük şirketler yok. Benim hedefimde bağımsız sinemanın öncülerinden olmak istiyorum. İsimsiz olan ve film çeken tüm gençlere yardım etmeye hazırım, kısa filmlerde de oynuyorum “Gel bize bir destek ol” diyen herkesin yardımına koşuyorum. Evinden koltuğumu isteseler onu bile veririm. Geleceğin sineması bağımsız filmlerden oluşacak ve kendi seyircisini oluşturacak. Gerçek sanat bağımsız sinemadan çıkıyor. Şuanda ülkemizde sinema sektörü yok ama dizi sektörü var. Dizi setlerinden yetişen asistanlar, ışıkçılar, görüntü yönetmenleri var. Gençlere çok inanıyorum, gümbür gümbür geliyor. Dizi yerel kalıyor ama sinemanın dünyanın her yerini gezebilme şansız var.

19 Mart 2009 Perşembe

Ev tekstiline Arzu Kaprol yorumu

Ev tekstiline Arzu Kaprol yorumu


Başarılı ve farklı işlerin altına imzasını atan Arzu Kaprol şimdi de ev tekstili ürünler için kollarını sıvadı ve evlere yeni bir soluk getirecek koleksiyon hazırladı. Koleksiyon; İstanbul, Madalyon, Çizgi, Degrade, Çintemani başlığında 4 farklı seriden oluşuyor. İçlerinde kendinize uygun bir tarz bulacağınız seride kullanılan ürünlerde tamamıyla doğal malzemeler kullanılmış. İşte Arzu Kaprol yorumuyla ev tekstili…

Cumhuriyet Gazetesi - Pazar Dergi - Müge Serçek

Arzu Kaprol markasını şimdide ev tekstili ürünlerde görüyoruz. Ev tekstilineyönelik tasarımlar yapmaya nasıl karar verdiniz?
Yaklaşık 1,5 sene önce Zorlu Grubundan, Linens Arzu Kaprol Homeline çalışması yapmam için bir teklif aldım. Çalışmalara başladık ve geçen süre zarfında projeyi özenle gizlemeye çalıştık ve içimize sinene kadar ortaya çıkartmadık. Bütün çalışmalar bitip, her şey hazır olduğunda homeline ürünleri karşınıza çıkarttık.

Bu tasarımlar için nasıl bir çalışma süresinden geçtiniz?
En baştan itibaren var olan Arzu Kaprol hazır giyim markası içersindeki ürünlerin marka ve ürün değerlerini homeline serisine nasıl taşıyabiliriz sorusunun üzerinde durduk ve bir takım nüansları ortaya çıkarttık. Arzu Kaprol’ün evi ya da yatak odası yaratsaydık nasıl yaratırdık fikriyle yola çıktık. Böylece bazı koleksiyonlarımda kullandığım detayları ev tekstiline taşıdım. Ayrıca nevresim takımlarına ev giysisi, pijama, havlu, gecelik, bornoz, yastık, mum gibi alternatif de ekledik ve büyük bir koleksiyon haline geldi.

Bu koleksiyonun, önceki tasarımlarınızla ne gibi benzerlikleri var?
Şifon görev kesimleri Arzu Kaprol ürünlerinde yoğun olarak kullanırız. Pilise ise uzun zamandır vazgeçemediğim bir detaydır. Bu detayların hepsini ev tekstili ürünlerinde de kullandık. Ayrıca ev tekstili ürünlerin renklerinde dinginliğini tercih ettim. Koleksiyonda bulunan yataklarda sakin ve huzur renklerini, hayal ettiğim bir bakış açısıyla kullandım.

Sizin nasıl bir evinizi var?
Evimde bulunan eşyalar genelde birbirine paraleldir ve çok sadedir. Bir takım modern aksesuarlarım var, ama genel olarak yalın ve sakin çizgisi olan bir evim var. Hatta oldukça sade bir ev olduğumu söyleyebilirim.

Daha önce kendi eviniz için böyle bir tasarlama yapmış mıydınız?
Hayatımızın belli bir bölümüne kadar yatak örtüsü takımları annelerimiz tarafından alınmıştır. Bu yüzden genellikle kullandığımız ürünler de bizim tarzımızı yansıtmaz. Dolayısıyla ben de gönül rahatlığıyla evimdeki takımları bu yeni seriyle değiştirmek istiyorum.

Öyleyse anneniz bu koleksiyonu nasıl buldu?

Annem çok beğendi, çok farklı buldu. Renklerini, işçiliklerin de ayrıca beğendi. Bu yüzen daha çok keyif aldım.

Bu ev tekstili ürünlerinin en büyük farklılığı nedir?
Özellikle rahatlık ve yumuşaklığa önem verdik. Bu yüzden bazılarını sadece ipekten yaptık, diğerlerini de koton – ipek ya da sadece kotondan yaptık. Sentetik hiçbir şeyi kullanmadık. Doğal malzemelerin en büyük özelliği üzerimizdeki olumsuz enerjiyi alıp sıfırlayabilmesi, bir anlamda topraklama yapması. Bu yüzden ev içinde kullanılan her şeyin böyle olmasına özen gösteriyorum. Daha çok ara tonlar, vizon renkler kullanmayı tercih ettik. İnsanın kendi ruhunu, yüzünü ve duruşunu ön plana çıkartmayı önemsediğim renkler ve ürün gruplarını tercih ettim. Bu tasarımların kullanımı, çok fonksiyonel, bakımı ve temizliği çok kolay. Dolayısıyla çok önemli bir alternatif oluşturduğunu düşünüyorum.

Bundan önce Borusan Orkestrasının kıyafetlerini hazırlamıştınız, şimdi de ev tekstiline yönelik bir çalışma yatınız, sırada ne var?
Evet, bu iki çalışma kaliteli ve uzun soluklu tasarlanmış projelerdi, bu yüzden ikisi de bir müddet devam edecek. Yeni şeylerde olacak tabii…

2009’un modası nasıl olacak sizce, bizi neler bekliyor?
Şuanda çok ilginç bir döneme girdiğimizi düşünüyorum. Bu, hayatımızın her alanında ortaya çıkacak, çok görgülü bir döneme giriyoruz. Ekonomik krizin sadece maddi değil, psikolojik etkileri de oluyor, sanki savaş sonrası dönemi gibi… Çünkü şuan yaşadıklarımız ekonomik bir savaş! Bu durumun bizleri gösterişten biraz uzaklaştıracağını ve kendimizi daha alçak gönüllü bir şekilde ifade edeceğimizi düşünüyorum. Kaliteden ödün vermede, modern, sade ve alçak gönüllü bir yılın bizi beklediğini hissediyorum.

Peki, sizce alçakgönüllülüğün rengi ne olabilir?
Bence turuncu, çünkü bu rengin yaydığı pozitif duyguya ve mutluluğa çok ihtiyacımız var. Bunun yanında da pastel tonlar, natürel renkler olacak. Lacivert ve siyah da yine tercih edilen renkler arasında yerini alacak. Bütün bunlardan yola çıkarak kendi tasarımlarımda da bu renkleri tercih ettim.

18 Mart 2009 Çarşamba

O… Çocuklarının Dona’sı Özgü Namal

O… Çocuklarının Dona’sı

Geçtiğimiz sene ‘Polis’, ‘Beynelmilel’, ‘Mutluluk’ filmlerinde 3 farklı karakterde izlediğimiz Özgü Namal, neredeyse bütün ödülleri de toplayıp evine götürmüştü. Sinema filmleri, diziler derken uzun süredir reklamlarda da sempatik yüzüyle karşımıza çıkıyor. 16 Mayıs’ta vizyona girecek ve ses getirmesi beklenen ‘O.. Çocukları’ filminde şuana kadar izlediklerimizden çok daha farklı bir karakterle karşımıza çıkan Namal’la hem film üzerine hem de oyunculuk kariyeri üzerine keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik.

Cumhuriyet Gazetesi - Pazar Dergi - Müge Serçek



Geçen sezon en son ‘Mutluluk’ filmiyle karşımıza çıkmıştınız ve neredeyse bütün ödülleri topladınız… Şimdide ‘O… Çocukları’ filmiyle karşımızdasınız, projeye nasıl dâhil oldunuz?
Proje daha yazım aşamasındayken haberim vardı. Sırrı Süreyya Önder'le, hem daha önce de çalıştığımız için hem de dostluğa dayanan bir ilişkimiz olduğu için, bu film projesinden çok önceleri haberim vardı. Senaryosu ve konusundan çok etkilendim, zaten önemli olan rol ve projedir. Beğendiğim bir proje olduğu için de memnuniyetle dâhil oldum. Çekimlerimiz 4 hafta sürdü, çok sakin ve güzel bir setti. Murat Saraçoğlu çok sakin ve uyumlu bir yönetmendi. Sakin yönetmenle çalışmaya bayılıyorum, çünkü o güzel enerji sete yansıyor. Filmin senaryosu çok güzeldi, oyucular çok iyiydi ve çok güzel çekildiğini düşünüyorum. Film ne kadar çok kişiye ulaşırsa ben o kadar mutlu olurum, özellikle genç arkadaşlarımın bir dönemi sinemadan öğrenmeleri çok hoşuma gider. Bir derdimiz, bir cümlemiz var.

Şuana kadar birbirine benzeyen karakterleri canlandırdınız. Bu filmdeki karakteriniz biraz daha farklı sanki?
Filmde 'Dona' adlı bir karakteri canlandırıyorum. Dona, yarı İtalyan yarı Türk biri. İtalya'da doğmuş olmasına rağmen Türkçeyi çok iyi konuşuyor, iki kültür arasında kalmış bir kız. Orta halli bir ailenin kızı, annesiyle yaşıyor. Dona, konservatuar sınavlarına hazırlanıyor ve burslu okumak istiyor. Hem para kazanmak için, hem de bir görev uğruna Türkiye'ye geliyor. Aslında önceleri daha sanatçı ruhlu, entelektüel bir kesitte hayatını sürdürürken, Türkiye'de yaşamış olduğu hayatın tam tersi bir durumla karşılaşıyor ve buna uyum sağlamaya çalışıyor. Dona, çok kırılgan, naif, hassas bir İtalyan – Türk kızı…

Daha vermiş olduğunuz bir röportajda bu rol için zorlandığınızı söylemişsiniz. Sizi zorlayan neydi?
Aslında zorlanmanın ötesinde korktum. Çünkü daha önce çok başarılı bir iş yaptım ve şimdi bunun üstüne çıkmak çok zor. Bununla ilgili kaygılarım vardı. Bir önceki işinizi çok tepede bıraktığınız zaman, aynı yerden devam etmek zorunda kalıyorsunuz… Ama insanız sonuçta hata yapabiliriz, yanılabiliriz, bir takım yanlışlarla karşılaşabiliriz. Bu yüzden hafif bir korku hissettim, tırstım. Şuana kadar oynadığım rollerin ters köşesinde kalan bir rol vardı karşımda. Bugüne kadar biraz kasabalı, köylü hatta ailemizin cici kızı rollerde oynadım. Bu açıdan ters köşe bir durumdu, ancak benim için çok da fark eden bir şey olmadı. Sonuçta ben bir oyuncuyum, içimde taşıdığım ve biriktirdiğim malzemem var, ama bunu daha önce çıkartıp gösterme fırsatım olmamıştı. Bu fırsat ilk defa elime geçti, bu nedenle biraz tedirginliklerim vardı.

Peki, bu tedirginlik geçti mi ya da ne zaman geçer?
Filmi henüz izlemedim, ama 12. seyredişimde geçer. Çok ciddiyim. İlk izlediğimde geçmez, çok iyi biliyorum ki ilk izlediğimde “Aman Allah’ım ben ne yapmışım” diyeceğim. Bu bir oyuncunun yaşadığı derin bir duygudur. Tabii bu arada duygularınızı kimseye çaktırmazsınız, herkes sizi tebrik edip, ne kadar beğendiğini söylerken, siz “Allah kahretsin, ben burada ne yapmışım” dersiniz. Daha sonra ben bu filmi bir kere de yalnız izlerim, yine bin tane hata bulurum, kendimi yer bitiririm. 5. izlemeden sonra “aslında fena değilmişim” diye alışmaya başlarım. Bütün bunlar çok normal şeyler ve önümde böyle bir sürecin beni beklediğini çok iyi biliyorum. Bu hiç sevmediğim bir durum, ama yapabilecek bir şey yok. Mutluluk filminde de aynı şeyi yaşadım 7. izleyişimde “fena olmamış aslında” demiştim. Bu bizim mesleğimizin arıza taraflarından biri…

Özellikle ‘Mutluluk’ filminde birçok ödül aldınız, ödül aldıktan sonra “kendime haksızlık yapmışım” dediğiniz zamanlar oldu mu?
Kendime çok fazla haksızlık ettiğimi düşündüğüm zamanlar oluyor tabii. Herkese karşı toleranslı ve iyi niyetliyim, ama kendime neden bu kadar acımasız davranıyorum diye sorgulamalarım olmuştur, ama yapılacak bir şey yok. Bu bizim mesleğimizin olmazsa olmazlarından biri. Bezen aşırıya kaçabilirim, ama daha sonra takdirleri, ödülleri onur verici sözleri duyunca “biraz abartmışım, kendime haksızlık yapmışım” demişimdir.

Peki, ödül kazanmak bir oyuncu için ne derece önemlidir, ödül kazanınca bir anlamda oyunculuk mu tescillemiş oluyor?
Bence ödül almak oyunculuğun tescillenmesi değildir. Olaya o açıdan bakacak olursak ödül almayanlar kötü oyuncu mu yani. Tabii ki hayır, böyle bir şey yok. Bir yıl içinde bir takım yapımlar gerçekleştirilir, televizyonda, tiyatroda, sinemada çeşitli işler yapılır. O yıl içinde yapılan yapımlar arasında en iyiler seçilir. O yılki en iyi film, en iyi müzik, en iyi oyuncu seçilir. Bu sadece o yılın değerlendirmesidir. Bir yıl içinde yapılan işlerin arasından en iyisidir, ama bu diğerlerinin kötü olduğu anlamına gelmez. Tam tersine bir ödüle aday olmak çok önemli bir şeydir. Oscar’da da durum aynı, 5 adayın içinden biri ‘en iyi’ye layık görülüyor. Bu aynı zamanda o yılın 5 tane en iyisi demek. bu anlamda aday gösterilmek çok önemli bir şey, ödül alamadığınız zaman kötü oyuncu olmuyorsunuz ki… O yılın en iyi 5’inin içinde yer alıyorsunuz. Ödül töreninin tören olması için birinin seçilmesi gerekiyor, ama geri kalanların kötü olduğu anlamına gelmez. Kimsenin sizi tescillemesine ve elinize ödül vermesine gerek yok. Bu tabii ki onur verici bir şey, ama “ödüle fazla kapılma ödülsüz de kalma” demişler.

Önümüzdeki sezonda tiyatro sahnesinde görebilecek miyiz sizi?
Aslında şuan görüşmesi devam eden bir tiyatro projesi var, Eylül – Ekim gibi gerçekleşecek büyük ihtimalle. Kesin bir şey yok, ama prodüksiyon tiyatrosu düşünüyoruz. Yurt dışı ayaklı bir oyunun senaryosu yazılıyor. Bu oyun olur mu olmaz mı bilmiyorum, ama bahsettiğim oyun olmada bile bu yıl tiyatro sahnesinde olacağım.

Nedense birçok oyuncunun, bir gün yönetmen koltuğuna oturup kendi filmini çekmek gibi bir hayali var. Sizin böyle bir düşünceniz var mı?
Kesinlikle var, ama asla şimdi değil, haddimi biliyorum. Geleceğe yönelik çalışmalar yaptığımı söyleyebilirim. İşin mutfağına ve tekniğine çok kafa yoruyorum, her şeyi öğrenmeye çalışıyorum… Öğrenmeye aç bir insan olarak her şeyi sorup, sorguluyorum. Ama tek başıma yönetmen koltuğuna oturmayı hiç düşünmedim. Hep birini yanına dâhil olmayı düşünmüşümdür, işi iyi bilen biri o sandalyeye oturur, ben de yanında hayallerimde, karelerimden bahsederim ve birlikte kaydederiz. Ancak bundan önce senaryo yazmaya kafayı taktım. Neden bu ülkede iyi senaryolar yazılmıyor ya da neden iyi senaryolar az sayıda çıkıyor? Böylelikle senaryo yazmayı öğrenmeye başladım. İlk bununla başlarsam daha iyi olur diye düşündüm. Sanki görüntüleri kaydetmek biraz daha kolay oluyor. Çünkü iyi bir senaryonuz yoksa siz istediğinizi kaydedin, yine de olmuyor.

Ne üzerine yazıyorsunuz peki?
Bir tane hikâyem var, ama çok deşifre etmek istemiyorum. Uzun zamandır aklımda olan güzel bir hikâye… Bu önce bir kısa metraj projesiydi, ama zamansızlık ve mekânsızlıktan dolayı uzun metraja döndü. Kendimi hikâyemi yazabilmek için önce yazmayı öğreniyorum. Sırrı’dan rica ettim, derslere başladık şimdi, bir şeyler çiziktiriyoruz… İlerde ortaya güzel bir şey çıkarsa elbette herkesle paylaşacağım. Ancak “senaryo öyle yazılmaz böyle yazılır” gibi bir tutum sergilemeyeceğim tabii ki, naçizane heyecanımı paylaşacağım.

Çok beğenilen ve başarılı bir oyuncusunuz, pozitifliğinizi karşı tarafa yansıtabiliyorsunuz…
Bu benim hayat felsefem aslında, ama ben de her dakika pozitif gezdiğimi söyleyemem. Tabii ki benim de sinirlendiğim, üzgün ve kırgın olduğum, dertlendiğim zamanlar oluyor. Mesel bu sabah kalktığımda hiç röportaj yapacak havamda değildim, hastaydım, hafta sonum çok yoğun geçmişti, yorgundum. Ama kendime çeki düzen verdikten sonra, röportaj havasına girdikten sonra hemen canlını verdim, çünkü bu benim işim. Dert, tasa, yorgunluk hepsi kapının dışında kaldı. Bu benim hayat felsefem, geçmişi ve geleceği düşünüp kaygılanmıyorum, anı yaşıyorum dolayısıyla şuan oldukça pozitifim, aksine pozitif olmamak bana garip geliyor.

Başarılı bir oyuncu olmanızda bunun da katkısı büyüktür herhalde…
Mutlaka vardır. Sette çalışırken çok gerginimdir, asık suratlı gezinirim, ama aslında bu işime çok sahip çıktığımdandır. Yeri geldiği zamanda gülerim, eğlenirim, eğlendiririm. Ben bankacı olsaydım da şuan olduğum gibi olurdum. Bence hayata pozitif yaklaştığı için işlerim yolunda yürüyor. Pozitif olmak, hayata dışarıdan bakmaktır ve bu her meslekte çok önemlidir. Bunun faydalarını her zaman görürsünüz.

Şuana kadar içinde bulunduğunuz projelere baktığımızda, bugüne kadar emin ve sağlam adımlarla ilerlediğinizi görüyoruz…
Tabii, bütün işlerim bin kere düşünülüyor bir kere yapılıyor. Birçok insana danışıyorum, soruyorum. En sonunda süzgeçten geriye ne kalmışsa onları değerlendiriyorum. Bu yüzden düzgün ve başarılı işler çıkıyor, her işe atlamıyorum, insanların sezgilerini dinliyorum. Evrene ve doğaya kendinizi tamamıyla teslim ettiğinizde, o sizi alıp götürüyor zaten… Bu anlamda hayatı çok fazla zorlamaya gerek yok, zorladığınız zaman kırılıyor. Her şeyi zamanında yapmak ve doğal sürecine bırakmak gerekiyor. Çok basit bir şey aslında, zorlaştıran biziz.

Filmlerini çok beğendiğiniz ve çalışmak istediğiniz bir yönetmen var mı?
Yavuz Turgul’la çalışmayı çok istiyorum, her zaman söylüyorum zaten, mutlaka kulağına gitmiştir. Türkan Derya keşke bir sinema filmi çekse de çalışsam. Yıllardır dostluğumuz devam ediyor. Bunların dışında çok iyi genç yeteneklerle çalıştım. Bu filmde Murat Saraçoğlu’yla ilk defa çalıştım ve inanılmaz bir yönetmen olduğunu gördüm. Semih Kaplanoğlu’yla da çalışmak isterim.

Genç yönetmenlerden film teklifi geldiğinde, temkinli davranıyor musunuz?
Senaryoya bakıyorum, eğer iyi bir senaryoysa, karşımdaki yönetmenin ilk filmi de olsa o işe giriyorum. Benim için karar mekanizması senaryodur. Senaryoya kendimi kaptırır ve güvenirsem, karşımdaki insan da beni ikna ederse, bu yolculuğa çıkıyorum. Bugüne kadar da hiç de yanılmadım.

Günümüz Türk sinemasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türk sineması bir dönem zor zamanlar yaşadı, geri planda kaldı, ama artık atağa geçti, gelecekten çok umutluyum. Yavaş yavaş bir sektörleşmeye doğru gidiyor, Kültür Bakanlığı çok güzel katkılar ve destekler sağlıyor. Genç yönetmenler çok güzel işler yapıyor. Yurt dışındaki festivallerde adımızı duyurmaya başladık. Dünya festivallerine gittiğimizde çok güzel karşılanıyoruz, Türk sinemasına, oyuncularına ve yönetmenlerine çok değer veriyorlar, yaptığımız işleri çok önemsiyorlar. İnşallah yüzde yüz, yüz elli tane film çeken bir sektör haline geliriz. Seyircimiz de kendi filmlerine sahip çıkıyor. İyi işler her zaman seyircisini bulur, bu ister sinemada ister tiyatroda olsun, iyi yapılan işler her zaman başarıyı yakalıyor. Çok farklı türlerde sinema yapılması ve bunların seyircisi olması taraftarıyım. Evet, seyirci bölünüyor, ama bölünsün, herkesin beğenisine göre film olsun.

Her geçen yıl daha çok film çekmek gibi bir arzunuz var galiba?
Aslında böyle bir şey yok, ama geçen sene 3 filmde birden oynadım diye bir takım şeyler yazıldı çizildi, ben de buna istinaden “Geçen yıl 3, bu yıl 6, seneye 12 filmde oynayacağım. Benim işim bu, buna alışın ve kabul edin artık” dedim. Keşke yılda 300 film çekse de biz de 30 tanesinde oynasak, filmlerimiz dünya festivallerini dolaşsa… Bunu kösteklemek isteyenlerin, aklından şüphe ederim.

Yılda 300 film çekilse, her zaman tartışma konusu olan ‘gerçek oyunculuk’ kavramının ne demek olduğu ortaya çıkar!
Tabii, böylece ayıyla dayıyı ayırırız. Gerçekten oyuncu olanlar sinema ve dizi film yapsınlar ki elmayla armudu birbirinden ayıralım. Artık gerçek oyuncuların devri ve dönemidir.

17 Mart 2009 Salı

Şenay Gürler: "Tiyatro salonlar yıkılmamalı, aksine yeni salonlar açılmalı"

Tiyatro salonlar yıkılmamalı, aksine yeni salonlar açılmalı


Cumhuriyet Gazetesi - Pazar Dergi - Müge Serçek

‘Avrupa Yakası’ dizisindeki çapkın Fatoş’u bilmeyen yoktur herhalde. Aslında Şenay Gürler’i oyunculuğundan önce sesiyle tanıdık. Birçok filmde, önemli oyuncuları onun sesinden dinledik yıllarca. Sonra reklamlarda duymaya başladık sesini. Hatta aradığımız kişinin cep telefonu kapalı olduğunda, “Aradığınız kişiye ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz” cümlesini bile Şenay Gürlerin sesinden duyuyoruz. İleriki zamanlarda Şenay Gürler’i yönetmen koltuğunda görürseniz sakın şaşırmayın, çünkü üniversitede sinema okumuş. Bu sektöre adımını atarken amacı yönetmen olmakmış, ama üniversite yıllarında İzmir Sanat Tiyatrosunda başladığı oyunculuk serüveni, onu bu günlere kadar getirmiş. Tiyatronun verdiği heyecandan inanılmaz keyif alan Gürler, tiyatronun hiçbir zaman ölmeyeceğini söylüyor. Bu sezon ‘Savaş İkinci Perdede Çıkacak’ oyunuyla sahneye çıkan Güler, bu oyunda 3 farklı karakteri canlandırıyor. Günümüzde sahnelerin yıkılmasına şiddetle karşı çıkan Gürler, “tiyatro salonlar yıkılmamalı, aksine yeni salonlar açılmalı” diyor.


Aslında sizi ilk önce sesinizle tanıdık, seslendirmeye yapmaya nasıl başladınız? Kimleri seslendirdiniz?
Seslendirmeye İzmir’de başladım, öğrenciyken TRT’de bir program sunuyordum, daha sonra da belgesel seslendirmelerine başladım. Uzun süre TRT’de seslendirme yaptım, daha sonra özel bir şirkete geçtim ve orda konulu filmleri seslendirmeye başladım. Bir iki yıl İzmir’de oyalandıktan sonra 1993 yılında İstanbul’a geldim, para kazanmam gerekiyordu. Uzun bir süre seslendirme yaptım, hatta direk rol konuşarak seslendirme yapmaya başladım. Çok güzel filmlerde çok iyi oyuncuları konuştum. Elizabeth Taylor, Julia Roberts, Juliette Binoche, Sharon Stone, Meg Ryan gibi birçok oyuncuyu konuştum. Seslendirme yapmayı çok seviyorum.

Daha sonra oyunculuk yapmaya başladınız, bu geçiş süreci nasıl oldu?
İzmir’de öğrenciyken İzmir Sanat Tiyatrosunda oynuyordum. Hem üniversitede sinema okuyor, hem de tiyatro yapıyordum. İstanbul’a geldiğimde küçük küçük rollerde oynamaya başladım, daha sonra ‘Çılgın Bediş’ dizisinde fizik öğretmenini oynadım ve arkasından birkaç dizide daha rol aldım ve devamı geldi. O zamana kadar rol aldığım dizilerden en çok izlenen dizi ‘Biz Size Âşık Olduk’ dizisi oldu. Ben de çok keyif almıştım. Ardından “Avrupa Yakası” geldi. Bu dizi de çok uzun soluklu ve çok izlenen bir dizi oldu, reytingleri hala çok iyi. Bu arada tiyatroya da devam ediyorum.

Seyirciler sizi tam anlamıyla ‘Avrupa Yakası’ dizisiyle tanındı, Avrupa Yakası hayatınızda neler değiştirdi?
Daha fazla tanındım. Önce Avrupa Yakasındaki ‘Fatoş’ olarak tanıyorlar daha sonra Şenay Gürler olarak tanıyorlar, bu da beni mutlu ediyor. Daha fazla tanınmanın, ‘iş’ anlamında avantajları oluyor. İstemediğim işleri kabul etmeme hakkım doğuyor. Para kazanmak için bazı şeylere eyvallah demek durumda değilim. Güzel roller teklif edilmeye başladı. Parasal açıdan da bir takım rahatlıklar getirdi. Ancak kendi içimde, yaşam tarzımda değişiklik olmadı, yine aynı Şenay Gürler’im.

Peki, Şenay Gürler’in nasıl bir yaşam tarzı var?
Dizinin çekimleri çok yoğun bir şekilde devam ediyor. Bir yandan da tiyatroda oynadığım için çok fazla boş vaktim olmuyor ama çok sade ve sakin bir yaşam tarzım var. Tabii, dışarı çıkıp eğlenmeyi de çok severim, ama evde olmayı, eski arkadaşlarımla birlikte vakit geçirmekten keyif alıyorum. Çünkü insan hayatına yeni arkadaşları hemen dâhil edemiyor. Bunun dışında film izlerim, kitap okurum, internette vakit geçiririm.

Yolda sizi görenlerden nasıl tepkiler alıyorsunuz?
Genelde beni beğendiklerini ve sevdiklerini söylüyorlar. Ayrıca zayıf ve güzel olduğumu da söylüyorlar. En çok, “sizi tiyatroda, şu oyunda izlemiştim” diyen olduğunda çok mutlu oluyorum. Çünkü televizyon herkesin evinde var bu yüzden tanınmak çok doğal. Ancak tiyatrodan tanınmak daha farklı bir keyif veriyor.

Rol aldığınız ‘Savaş İkinci Perdede Çıkacak’ nasıl bir oyun, burada nasıl bir karakter canlandırıyorsunuz?
“Savaş İkinci Perdede Çıkacak” Oldrich Danek’in yazdığı bir çek oyunu. Oyunumuzun yönetmeni Yücel Ertem. Benim bu oyunda rol almamım en büyük nedenlerinden biri de oyunu Yücel Ertem’im yönetiyor olması. Oyunun müziklerini Çiğdem Erken’e, koreografisi Cihan Yöntem’e ait. Kalabalık bir kadroyuz. İkinci Dünya Savaşı sırasında bir oyuncunun (Bandel), gençliğinden o güne kadar geldiği noktayı anlatıyor. ‘Hayatta, yaptığımız sanat için ne kadar taviz verebiliriz’ gibi bir tartışma yaratıyor. Tiyatro aşkıyla yanıp tutuşan, heyecanlı bir karakter olan Bandel’i hayat şartları zorluyor. Sadece tiyatro yapabilmek için sevgilisinden, arkadaşlarından vazgeçmesi gerekiyor, faşizm döneminde Nazilerle birlikte çalışmak zorunda kalıyor. Sanatını yapabilmek için birçok şeye “evet” diyor. Bu, çok ince bir tartışmayı getiriyor. Tiyatro aşkıyla yanıp tutuşan bir insan, sanatını yapabilmek için birçok şeye katlanıyor, aynı zamanda hayatındaki öncelikleri yüzünden yalnız kalıyor. Ben, bu oyunda birkaç karakter birden oynuyorum; biri hemşire, diğeri Bandel’in sevgilisi Anicka, benim en sevdiğim karakter bu, Bandel’i çok seviyor ancak Bandel, tiyatro için başka bir kadınla birlikte olduğunda çekip gitmek zorunda kalan bir kadın, üstelik bu sırada hamile. Çocuğunu doğuruyor, çok onurlu ve ayakları üzerinde duran bir kadın. Sonunda da inançları uğruna ölümü göze alıyor ve Naziler tarafından öldürülüyor. Bir de genç bir kadın oynuyorum. Bu karakter de hiçbir şey umurunda olmayan, kakara kikiri bir tip.

Aynı oyun içinde 3 farklı karakteri oynamak zor olmuyor mu?
Aslında eğlenceli. Oyunda en zorlandığım yer Anicka, ağlayarak sahneye terk ediyor hemen arkasından çok hızlı bir şekilde genç oyuncu rolüne hazırlanmam gerekiyor. Gözyaşlarım akarken bir yandan onları silip diğer yandan hızlı bir şekilde giyinip beş dakika içinde çok neşeli bir şekilde sahneye genç oyuncu karakterinde çıkmam gerekiyor. Bu duruma alıştım diyebilirim hatta artık eğlenceli gelmeye başladı.

Oyunculuk sizin için ne ifade ediyor?
Oyunculuk nefes almak gibi bir şey bence. Aslında bu tür laflar bana, beylikmiş gibi geliyor. Oynamak, beni çok canlı tutuyor, hayatta var olduğumu hissettiriyor. En doğrusu bu oldu galiba, “var olduğumu hissediyorum.”

Kendi oyunculuğunuzu eleştirdiğiniz oluyor mu?
Olmaz mı? Her zaman kendimi eleştiririm. Kendime çok acımasız yaklaşan biriyim. “Oyunculuğu öğrendim” diye bir şey yok bence, ben her zaman, her oyunda, her rolde acemiyim. Oyunculuk hiç bitmeyecek ve öğrenilemeyecek olan bir şey. Bu da güzel bir şey çünkü herkesten ve her şeyden öğreneceğin birçok oluyor. Herkes birbirinin öğretmeni olabiliyor. Ben karşıdaki bakkala girdiğim zaman, öyle bir durum oluyor ki, bana bir şey öğretiyor. Bence, oyunculukta böyle bir şey. Bir rolü hazırlama aşamasında kendime çok acı çektiririm, yaptığım provalardan memnun olmam, çünkü hep daha fazlası vardır. Hayatta böyle değil mi zaten? Bu yüzden kendimle çok uğraşırım.

Oyuncu olarak kendinize örnek aldığınız kişiler var mı?
Çok beğendiğim insanlar var; Haluk Bilginer, Bülent Emin Yarar, Ahmet Uğurlu, Tilbe Saran, Tomris İncer. Bu kişileri izlerken çok keyif alıyorum ama birebir örnek almak gibi bir şeyim yok. Kendimce bir şeyleri geliştirmeye çalışıyorum.

Sinema, tiyatro, televizyon… Hepsinde sizi görüyoruz, peki, bunlar sizin için ne ifade ediyor?
Televizyonu asla küçümsemiyorum. Çünkü her şeyden önce para kazandığım ve pratiğimi arttırdığım bir yer. Ayrıca insanlara televizyon kumandası kadar yakınız. Bunun çok büyük avantajı var. Bunu dışında bir takım şeyler aynılaşıyor, bazen “oyunculuğumda kirlenme var mı acaba” diye düşündüğüm zamanlar oluyor ama kendimizi korumak bizim elimizde. Televizyonda, ‘Avrupa Yakası’ gibi çok iyi bir projenin içindeyim. Tiyatro da hissettiğim heyecan ise çok farklı, birebir seyirciyle karşı karşıyayız. Canlı performans söz konusu ve en önemlisi hata kabul etmeyen bir yer. Tiyatro, her an sürprizlere açık, adrenalin daha yüksek. Her oyunda insan heyecanlanıyor. Her oyunda değişik bir şeyle karşılaşabiliyoruz. Aynı replikleri söylüyoruz, aynı hareketleri yapıyoruz ama ruh halime göre, karşımdaki oyuncunun ruh haline göre, o akşam gelen seyircinin durumuna göre farklılıklar, sürprizler yaşanabiliyor. Mesela oyunda kullanmamız gereken bir aksesuar kırılıyor ya da başka bir şey oluyor hemen durumu toparlayıcı başka bir şey yapmak zorunda kalıyoruz. Bunlar çok heyecan verici. Sinemaya gelince onu da çok seviyorum, onun büyüsü bambaşka. Benim için ayrı bir yeri var.

Sinema bölümünden mezunsunuz ve aslında hedefiniz yönetmen olmakmış, hala böyle bir isteğiniz var mı?
Tabii ki var. Aslında her şey şöyle başladı, oyuncu olmak istiyordum. Fakat bir takım nedenlerden dolayı tiyatro okuyamadım. Yıllar sonra tekrar oyunculuk aşkıyla tiyatro bölüme yazılmak üzere üniversiteye gittim ancak 1 yaşla kaçırdım. Durum böyle olunca bende kendi kendime “neden sinema okumuyorum” diye düşündüm. Sinema bölümüne girdiğim andan itibaren de “evet ben sinema yapmalıyım ve yönetmen olmalıyım” dedim. Kötü de olsa, kısa metrajlı 3 filmim var. Şimdi o filmleri izlediğimde çok acemi olduğunu görüyorum. İstanbul’a gelirken “yönetmenlik yapacağım” düşüncesiyle geldim. Hatta üniversiteden bir hocam bana “İstanbul’da oyunculuk yap” demişti. Şuan oyunculuk yaptığım için çok mutluyum. Yönetmenlik yapmayı hala çok istiyorum. Ancak buna zaman ayırıp üzerine yoğunlaşmam, bilgilerimi tazelemem gerekiyor. Çünkü bir işe kalkıştıysam, iyi bir şeyler yapmalıyım, uğraşmalıyım, bu iş beni zorlamalı. “Uzun metrajlı film çekeceğim” gibi bir iddiam yok ama kısa metrajlı filmler çekmeyi düşünüyorum. Şimdi fotoğraf eğitimi almaya başladım.

Şuan yönetmenlik yapmaya tam anlamıyla hazırsınız, önünüzde de bir kamera var diyelim, ne üzerine bir film çekersiniz? Filmin senaryosu da size mi ait olurdu?
Senaryoyu kendim yazmak isterim tabii, ama şu sıralar kendimde öyle bir yetenek göremiyorum. Eskiden oturup ciddi ciddi senaryo yazardım. Uzun bir süredir bu konuya eğilmediğim için biraz köreldim galiba. Zekice kurgulanmış polise her zaman dikkatimi çekmiştir. Bunun dışında belgesel yapmayı çok isterim. Herhalde bu belgeselin konusu yüzde doksan dokuz kadınlarla ilgili olurdu. Ya da bilinmeyen bir bölgeyi araştırıp oranın belgeselini çekerdim.

Belgeselinizde, kadınları hangi yönüyle ele alırdınız?
Kadınlar o kadar ciddi sorunlar yaşıyor ki! Tek bir konuda özetlenmesi çok zor. En başta kadınlar, kadın olmalarından kaynaklanan sorunlar yaşıyorlar. Evden dışarı adımınızı attığınız andan itibaren kadın olmanızla ilgili sorunlar başlıyor. Töre ve namus cinayetlerine kadar uzanan bir ucu var. Töre cinayetleriyle ilgili çok fazla laf söyleniyor ama değişen bir şey yok. Her şey lafta kalıyor. Çok derin ve tartışılması gereken şeyler var. En başta aileyle ilgili birtakım şeylerin değişmesi gerekiyor. Ama her şeyin iyiye doğru gideceğini umuyorum. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.

Beğendiğiniz yönetmenler var mı?
Başta Reha Erdem’i çok beğeniyorum. Sinema yapmayı çok seven ve bunu yürekten yapan bir yönetmen. Bir sinema dili var. Kendi sinema dilini oluşturmuş, dünyayla, hayatla ilgili bir şeyler anlatmaya çalışan yönetmenlerin filmini çok beğeniyorum. Zeki Demirkubuz, Çağan Irmak, Yavuz Turgul, Metin Erksan, Lütfü Akad, Nuri Bilge Ceylan beğendiğim yönetmenlerden.

Günümüz Türk sinemasını ve tiyatrosunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çok güzel filmler yapıldığı gibi ticari filmler de yapılıyor. Bence her ikisi de gerekli. Ama bir şeyleri anlatma derdi olan yönetmenleri çok beğeniyorum. Dünyayla, hayatla ilgili anlatmak istedikleri konular var ve bunları anlatıyorlar. Yeni gelen birçok genç yönetmen var, hepsi de kendince bir sinema dili oluşturmaya çalışıyor. Bu yüzden sinemanın bu dönemini iyi olarak değerlendiriyorum. Tiyatroya gelecek olursak, tiyatro sorunlar yaşıyor. Televizyonun her eve girmesiyle ve her anımızı işgal etmesiyle birlikte, insanlar biraz daha kolaycı oldular. Daha çok popüler kültürle haşır neşir olup, tiyatroya gitmemeye başladılar. Özel tiyatroların seyirci sorunu var, salon doldurmakta zorlanan tiyatrolar oluyor. Tiyatro yapabilmek için mücadele veriyorlar. Devletten çok az yardım alıyorlar ve zor da olsa ayakta durmaya çalışıyor. Bu konuda devlet daha fazla destek vermeli. Haksız rekabetin olmaması gerekiyor ama maalesef bu gerçekleşiyor. Her şeye rağmen tiyatro yapmak isteyenler mücadelesini veriyor. Devlet tiyatrosu ve şehir tiyatrosunun kendi izleyici kitlesi var. Fakat maalesef günümüzde salonlar yıkılıyor. Salonlar yıkıldığı için oynayacak yer bulamıyoruz ve saçma yerlerde oynayabiliyoruz. Salonlar yıkılmamalı, aksine yeni salonlar açılmalı. İki tane yeni salon açılacağını duydum ve çok mutlu oldum. Tiyatro, birebir insanlarla iç içe yapıldığı için çok etkileyici birşey. Bence, tiyatro hiçbir zaman ölmeyecek. İnsanlar bir dönem ilgilerini çekseler de tekrardan tiyatroya, sinemaya gitmeye başladılar. Tiyatroya, orta yaşlı insanların yanı sıra gençler de geliyor ve coşkuyla alkışlıyorlar.

Yeni projeler var mı?
İstanbul tiyatro festivali için bir oyun hazırlıyoruz. Oyunu, Nihal Koldaş yönetecek. Şu sıralar oyuncu kadrosu belirleniyor. Benim dışımda oyunda İpek Bilgin olacak. Bunun dışında Haziran ayında bir filme başlayabilirim. Senaryosu çok heyecan verici, çok güzel bir şey olacağına inanıyorum.

Demir Demirkan: "Türkiye’yi piyanoyla anlatmak"

Türkiye’yi piyanoyla anlatmak

Bazılarımız hatırlar, 1960’lı yıllarda Devlet Başkanı Cemal Gürsel’in emriyle birkaç mühendisin bir araya gelerek araba yapmaya çalışıyor ve başarıyor… Ama gelin görün ki bu işi engellemeye çalışanlar da çıkıyor. Sonuç, bir otomobil müzayede hapsediliyor. Yakın tarihimize ait bu olay şimdi bir film. “Devrim Arabaları” takım ruhu, mücadele, başarı ve hüsran duygularını yaşatıyor. Filmin müziklerini yapan Demir Demirkan. Biz de Demir Demirkan’la filmi ve Türkiye’yi konuştuk.

Cumhuriyet Gazetesi - Pazar Dergi - Müge Serçek

Bu sizin ikinci film müziği yapışınız, daha önce Tolga Örnek’in çektiği ‘Gelibolu’ belgeselinin müziklerini yapmıştınız. ‘Devrim Arabaları’nın müziklerini yine Tolga Örnek mi istedi?
Tolga Örnek ile ‘Gelibolu’ üzerine çalışırken, bana birkaç tane daha senaryo vermişti sıradaki projenin ‘Devrim Arabaları’ olacağını söylemişti. Aslında devrim arabalarını hikâye olarak az çok biliyordum. Pek çok kişi, ‘benzin konulmayan, yolda kalmış araba’ olarak bilir devrim arabalarını. Tolga, belgesel bir kökten geldiğinden bütün olayları araştırıp daha sonra senaryo çalışmasına girdi.

Peki, hikâyeyi tüm gerçekliğiyle okuduğunuzda ne düşündünüz?
Hikâyeyi kendimle özdeşleştirdim. Başroldeki ‘Gündüz’ karakterini kendime çok yakın buldum. Normali bozup, sınırları aşıp, yeni şeyler düşleyip, onları gerçekleştirme çabasında olan biri. İnancını hiç kaybetmeden, projeye sonuna kadar devam ediyor ve en sonunda başarılı oluyor. Projeye inancını hiç kaybetmeden tamamlıyor. Gerçekleşen hayallerime baktığımda, benim de aynı yollardan geçmiş olduğumu görüyorum.

Senaryo size Türkiye’ye dair düşündürdü?
Devrim arabaları filmde Türkiye’nin durumunu anlatan bir metafor. İşin ilginç yanı filmi seyrettiğiniz zaman 1961’den bu yana değişen hiçbir şey olmadığınız görüyorsunuz. Sonuç belki de herkesin lehine olacak bir projeye mevcut düzenin bozulmaması için çelme takıyorlar. Çünkü bulundukları noktadan daha kötü bir duruma gelmek istemiyorlar. Daha geniş düşününce çaldığımız gitardan, kullandığımız kablolara hatta kıyafetlere kadar hepsinin yabancı markalar olduğunu görüyoruz.

Eskiden yerli malı haftası diye bir şey vardı…
Bunun önemini şimdi anlıyoruz galiba. Filmde Türklerin yaptığı kalem kırılırken, yabancıların yaptığı kalemler sapasağlam duruyor. Aynı şeyi biz de yapardık, ayağımıza palet alırken bile yabancı markayı tercih ederdik, çünkü bizim yaptıklarımız kolay yırtılırdı. Bence buradaki asıl sorun neden yırtılmayan paletler yapmadığımız. Ben yaptığımı müziğe de aynı şekilde yaklaşıyorum ve dünya standartlarında Türk müziği yapmaya çalışıyorum.

Filme dönecek olursak müzikleri nasıl yazdınız?
Senaryoyu okurken kafamda bir takım temalar oluşmaya başladı. Fazla vaktim yoktu, bu yüzden filmin dokusunu anlamaya çalıştım. Tolga’yla ortak kararımız yaylı enstrümanlar ve piyano kullanmak oldu. Aslına bakarsanız filmde arabanın yapım aşaması hatta kararı, Türkiye’nin dünya arenasına çıkma sürecini yansıtıyor. Türklerin batıdan aldıkları teknolojiyi uygulamaları bana piyanoyu anımsattı. Piyanoyla Türk müziği çalmak gibi… Yaylı grubunda da filmdeki her mühendisin duygusal yapısını ve aile yaşantısını yansıtmaya çalıştım. Sonra da aranjmanlar üzerine çalıştım.

Babanızın mühendis olması da ilginç bir tesadüf olsa gerek…
Evet, ailede dolu mühendis var, bu yüzden bu mesleğe ayrı bir sempatim var. Babam şuan 77 yaşında, filmin galasına onu götürdüm. Ailece çok keyif aldık

16 Mart 2009 Pazartesi

Muhabir Memet Ali Alabora sahneye çıkıyor

Muhabir sahneye çıkıyor

Az bulunur bir kimlik Memet Ali Alabora. Film ve dizilerde oynuyor, Garajistanbul’un projelerine imza atıyor, meydanlara çıkıp, savaşları ve küreselleşmeyi kıyasıya eleştiriyor… Elbette zaman zaman öncelikleri değişiyor, yok oluyor… Şimdi de onu “Muhabir” oyununda, bir muhabir olarak izleyeceğiz…
Cumhuriyet Gazetesi - Pazar Dergi - Müge Serçek

Televizyon dizileri ve sinema filmlerinde görmeye alışık olduğumuz Memet Ali Alabora’nın uzun süren sessizliğinin nedenini merak eden varsa hiç kaygılanmasın, Garajistanbul’un önümüzdeki sezonu için harıl harıl çalışıyor. Kendini sanat merkezine adamış görünüyor. Bu sezonun açılış projesi Kozmopolis. Bir de sanatçının hayatından esinlenerek hazırlanan ‘Muhabir’ oyunu var. Merak ettiklerimizi sorduk, Memet Ali Alabora yanıtladı.

- Sizi uzun zamandır televizyonda göremiyoruz, neler yapıyorsunuz?
Bütün vaktimi Garajistanbul’da geçiriyorum. Garajistanbul, sivil toplum ve kültürel dönüşüm projesi, biz de iş üretmeye ve bunları görünür kılınmaya çalışıyoruz. Ayrıca uluslararası ilişkilerimizi genişleterek Türkiye’deki çağdaş sanatın daha çok görünür olması, dünyadaki çağdaş sanatın Türkiye’de izlenebilmesi, Anadolu’daki birikimin de Avrupa’ya gidebilmesi için çaba sarf ediyoruz.

- “Muhabir” nasıl bir oyun, neyi ya da kimi anlatıyor?
Oyunun çıkış noktası Türkiye’nin 1995 – 1997 arası ilginç bir dönemi. Bir taraftan Güneydoğu’daki çatışmaların yoğun bir şekilde devam ettiği, diğer yandan mafyanın tasfiye edildiği, belki de kabuk değiştirdiği ve yansımalarını bugün gördüğümüz bir dönemdi. İslami hareket değişmiş ve bir dönüşüm içine girmişti. Bu, sadece benim değil, Türkiye için de önemli bir zaman dilimiydi. Muhabirlik yıllarımdan kalma unutamadığım birçok anı ve duygu da var tabii. Oyun için bunların hepsini tekrar yaşıyor ve çıkarımlar yapıyorum.

- Bu zaman diliminin hangi olayları sahneye yansıyacak?
Şu an oyun hazırlanma aşamasında, o yıllara dair nelere değinebiliriz, nelere vurgu yapabiliriz bunun zihinsel taramasını yapıyoruz. Tek başıma oynayacağım, kendi hikâyemi anlatacağım.

- Oyunu da siz mi hazırlıyorsunuz?
Övül ve Mustafa Avkıran’la birlikte çalışıyoruz.

- Siz nasıl bir muhabirdiniz, nerelerde çalıştınız?
Hayatımda, liseyle üniversite arasında altı aylık boş bir dönemim oldu. Evde boş boş oturmak istemedim. Savaş Ay’ın daha önce söylediği “Bizim ekipte senin gibi gençler var” sözlerini hatırladım ve A Takımı’nı aradım. Bana iki seçenek sundular “muhabir asistanı mı olmak istersin, kamera asistanı mı?” dediler. Ben de muhabir asistanlığını tercih ettim ve başladım. 6 ay sonunda konservatuvar sınavını kazandım ama geri kalan iki yıl boyunca ne ben A Takımı’nı ne de A Takımı beni bırakabildi. Okulla birlikte bir süre muhabirliği devam ettirdim. Daha sonra yol ayrımı yapma ihtiyacı hissettim ve oyunculuğu tercih ettim.

- Gazetecilikten neler öğrendiniz, daha doğrusu meslek size neler öğretti?
Gazetecelik demektense “A Takımı’nda geçirdiğim yıllar” demeyi tercih ederim. Öncelikle sorumluluk almayı öğrendiğimi söyleyebilirim. Çok küçüktüm ama çoğu zaman sorumluluk sadece bende olacak şekilde haber yapmaya gidiyor ya da tek muhabir olarak bir kameramanla nöbete kalıyordum. Birçok gerçek olaya hayatın başlangıcında göz tanıklığı ettim, 20 yaşına gelmeden birçok şeyi deneyimleme imkânım oldu. O yaşıma göre çok yer gezdim, İstanbul’un sokaklarını çok iyi öğrendim.

- Muhabirlik oyunculuğunuzu ne kadar besledi?
Oyunculukta da ilgilendiğim sokakta olmak ve bir şeyleri sokakta aramak fikri muhabirlik yıllarımdan çok beslendi.

- Bugüne kadar oynadığınız filmlerde sanatsal ya da ticari film gibi bir ayrım yapmadınız. “Kayıkçı”da da oynadınız, “Maskeli Beşler”de de…
Ben politik biriyim diye yaptığım her işin politik olması gerekmiyor. Daha doğrusu böyle düşünüyordum, ama şimdi nasıl düşünüyorum ben de bilmiyorum. Bugüne kadar yaptığım hiçbir işten pişman değilim, çoğunun içinde keyif alarak çalıştım.

- Sizi küreselleşme ve savaş karşıtı gösterilerde görüyoruz. Yakın tarihte planladığınız eylem var mı?
Küresel BAK’ın imzacılarından biriyim. 1 Eylül’de Beşiktaş iskelesinde bir toplantı, 27 Eylül’de de Filistin’e özgürlük için bir basın açıklaması olacak.

- Birçok kez babanızla aynı saflarda slogan atarken gördük sizi. Baba oğul aynı eylemde yer almak nasıl bir duygu?
Yan yana mücadele ediyor olmak çok güzel tabii. Bazı eylemlere annem de katılıyor. Biz birçok konuda tartışsak ve aynı fikirde olmasak da aynı eylemin içinde var olmak güç verici bir şey

Histanbul oyunuyla Roza Erdem

Yeditepe Histanbulu keşfedin!

Garajistanbul’un bu sezonki yeni oyunlarından biri başrollerini Roza Erdem ve Memet Ali Alabora’nın oynadığı ‘Histanbul’ oyunu. Oyunda zemin etütleri yapan jeolog Ali Bora, İstanbul'da, İstanbul adında bir kadınla karşılaşıyor. Güzelliğiyle Ali Bora'yı sarhoş eden bu kadının gerçekten İstanbul mu, yoksa bir hayal mi olduğunu anlaması için genç adamın onu yeniden görmesi ve yedi tepeyi dolaşması gerekiyor ve oyun toprakları çiğnene çiğnene iğdiş edilmiş bir kentin karmaşasında depremin tedirginliğiyle ilerliyor. Oyunun perde arkasını başrol oyuncularından Roza Erdem’in ağzından dinleyelim.

Cumhuriyet Gazetesi - Pazar Dergi - Müge Serçek


Şubat ayı boyunca sahneye koyduğunuz Histanbul oyununu anlatır mısın biraz, bu oyun nasıl ortaya çıktı?
Bu oyun Övül ve Mustafa Avkıran’ın uzun süreden beri düşündükleri ama bir türlü bu fikri projeye dökmedikleri bir oyun. İstanbul’la ilgili başka projeler de ama Histanbul bu projelerin başlangıcı oldu. Onlar İstanbul’un eğlence hayatını, sanat yaşamını anlatan bir oyunu projelendirmeyi düşünürken, Garajistanbul’un Hollanda ile birlikte yürüttüğü Kosmopolis projesinden bir fikir geldi. Bize yaşadığımız şehri onlara sanat yoluyla anlatmamızı istediler. Derken çalışılmaya başlandı, İstanbul’la ilgili daha önceden yazılmış dökümanlar araştırıldı, çeşitli çalışmalar yapıldı. Bu sırada Kemal Gökhan Gürses’in Cumhuriyet ve Radikal gazetelerinde yayınlanmış İstanbul adlı çizgi romanı akla geldi ve Kemal Gökhan Gürses ile görüşüldü. Tasarlanan metinde İstanbul şehrini bir kadının canlandırılmasına karar verildi, ama başrol erkeğinin ismi ve mesleği değişti. Aslında Histanbul bugünün İstanbul’u için yapmış olduğu bir zemin etüdüydü.

Oyunun ana fikri İstanbul Yeditepe yani…
Evet, İstanbul’un zemin etüdünü yapan bir jeologun gezdiği yedi tepede farklı farklı İstanbul’la karşılaşıyor. Gördüğü gerçekten farklı İstanbullar mı yoksa hepsi aynı İstanbul mu olduğunu çözemeden İstanbul’a aşık oluyor. Bu oyunla birlikte İstanbul’un değişen yedi tepesini görebiliyoruz. Bunun yanı sıra İstanbul için yazılmış şiirler ve söylenmiş şarkılar bizlere eşlik ediyor. Bu bir güzelleme değil, bir suçlamada değil. Sadece şuan olduğu durumu tüm gerçekliğiyle anlatıyor. Oyuna konu olan Yeditepe’nin isimlerini daha farklı hale getirdik; Gelgel tepe, Tepegir, Sultan tepe, En tepe, Teneke tepe, Korsan tepe, Titrek tepe.

Histanbul’da kimin oynanacağına nasıl karar verildi?
2 yıldır bu ekipte çalışan biri olarak artık Övül ve Mustafa Avkıran’ın dilini, işlerini, yapmak istedikleri ve vurguları çok iyi kavradım. Bu rolü taşıyabilecek ve yeniden yorumlayarak dilini oluşturacak iki kişinin oynamasını istediler. Bu da ben ve Memet Ali Alabora oldu. Bu karakterler herhangi bir oyunun herhangi bir rolü değildi. Ancak bu ekipten biri bu rolleri taşıyabilirdi. Çalışma dönemi çok keyifliydi ,farklı bir dil öğrendik ve onu benimsedik. Oyunu anlatırken de bu dilin kullanımına çok özen gösterdik. Her proje yeni bir dünya yeni bir metindir. Biz de her oyunumuzda yeni bir şeyin peşine düşünüyoruz. Histanbul’un metni de Türk tiyatrosu tarihinde iyi bir metin olarak yerini aldı bence. Histanbul’un metni Garajistanbul’un oyunu olarak yazılmış ama ileriki zamanlar için geriye kalan güzel bir metin olacak.

Oyunda aynı zamanda İstanbul için yazılmış şarkıları canlı olarak seslendiriyorsunuz zor olmuyor mu?
Biraz heyecanlı oluyor ama şarkı söylemeyi zaten çok severim. Kendi kendime hep söylerdim. Bunun için özel bir eğitim almadım, sadece konservatuarda okuyan herkes gibi şan eğitimi aldım ve nota okumayı öğrendim.

Oyunun en güzel yanı da size ve Memet Ali Alabora’ya karikatür çizimlerin eşil ediyor olması…
Bizim için de farklı bir duygu bu. Oyunda bizden başka oyuncular ve onlar oyunda girmeleri ya da çıkmaları gereken zamanı hiç aksatmadan yapıyorlar. Söylemeleri sözleri hiç şaşmadan aynı duygu ve vurguyla söylüyorlar. Bizim karşımızda mükemmel oynayan karikatürize edilmiş oyuncular var ve biz onlar ayak uydurmaya çalışıyoruz.

Bu yöntem tiyatroda çok alışılagelmiş bir şey değil, oyunun iç düzenini nasıl belirlediniz?
Önce metin yazıldı. Biz provalarda çalışırken, bir yandan karikatür çizimleri ve metin okuması yapıldı. Daha sonra onlar dijital ortama aktarıldı ve montajı yapıldı. Sonra montajlanan görüntülerle birlikte tekrar oynadık ve zamanlamalarımızı belirledik. Bu zamanlamaya göre tekrardan çeşitli montajlar yapıldı. Tam bir laboratuar çalışması gibiydi. Ayrıca genç ve çağdaş bestecilerden biri Evrim Demirel’de bu projenin içinde bizimle birlikte sahneye çıkıyor ve müziğiyle bizimle oluyor.

15 Mart 2009 Pazar

Hatice Aslan - Zafer Algöz Röportajı: "OYUCULAR HAKLARINI İSTİYOR"

OYUCULAR HAKLARINI İSTİYOR

Oyuncular artık tek bir çatı altında toplanmaya ve haklarını savunmaya kararlılar, bunun için artık somut adımlar atmaya başladılar ve Birleşik Oyuncular Meslek Grubu’nu (BİROY) kurdular. Sadece haklarını almak isteyen BİROY, şuan hayatta olmayan Yeşilçam oyuncularının da hakkını savunuyorlar. Senelerce beğenerek izlediğimiz oyuncuların varisleri, artık babalarının ya da dedelerinin hakkını alabilecek. Grubun kurulması için çaba sarf eden oyunculardan Zafer Algöz ve Hatice Aslan BİROY’un amacını ve neler yapacağını dinledik.

Milliyet Sanat Dergisi - Müge Serçek - Fotoğraf Müge Serçek

Birleşik Oyuncular Meslek Grubu'nu
(BİROY)
kurma fikri nasıl ortaya çıktı?
Zafer Algöz:
Bir sene önce 12 kadar oyuncu arkadaş aynı masada yemek yerken, oyuncuların telif haklarından konu açıldı ve anladık ki oyuncuların haklarını arama konusunda üç dört tane farklı yapı olmasına rağmen telif haklarımıza yönelik oturmuş bir sistem yok. Daha sonra bu iş için harekete geçsek ne kadar oyuncu arkadaşımızı toplayabiliriz diye hesapladık ve herkes en az 10 kişi topladı. Biz de bu işe eğilmeye ve artık bir sisteme oturtmaya karar verdik.

Bu atılım için geç kalınmış değil mi?
Z.A:
Türk Sinemasının neredeyse 100 yıllık bir geçmişi var ve bu zaman dilimi içersinde binlerce film yapılmış ve çok kaliteli oyuncular yetişmiş. Türk sinema sektörü bunca yaşına rağmen geride kalmış, yeteri kadar gelişememiş. Hala samimiyetini beğendiğimiz, severek izlediğimiz Türk filmleri var, ama bunlarla ilgili geriye dönük olarak hiçbir oyuncuya beş kuruş para ödenmemiş. Bu durum Türkiye'den başka dünyanın hiçbir yerinde yok. Avrupa Sinemasında yeni yeni bilinmeye başladık ne zamanki Nuri Bilge Ceylan, Fatih Akın, Ferzan Özpetek gibi isimler yurt dışında ses getirmeye başladı, işte o zaman Türk Sineması diğer ülkelerin dikkatini çekmeye başladı. Yapımcı, senarist ve diğer bütün işlerin meslek örgütleri var ama bir tek oyuncuların haklarını savunabilecek bir meslek örgütü yok. Bizim sektörde herkes birbirini rakip görmüş, herkes birbirini kıskanmış. Alaylı, okullu tartışmaları, tiyatrocu sinemacı tartışmaları hala oluyor. Ama artık bir çatı altında toplanmanın zamanı geldi, zararın neresinden dönersek kardır.
Hatice Aslan: Bütün bunları yıllardır konuşuyoruz ama bir türlü sonuç elde edemedik. Bugüne kadar oyuncu hep yok sayıldı. Ancak hepimiz aynı çatı altında toplanırsak istediklerimizi elde edebiliriz, kişisel egolarımızı bir kenara bırakmalıyız.

Sizi harekete geçiren Türk Sinemasının son on beş içinde yeniden canlanması olabilir mi?
Z.A: Türk Sinemasını kendine getiren iki artçı şok olmuştur. Bunlardan biri Yavuz Turgul'un Eşkıya filmidir, bir diğeri de Antalya Film Festivali'nin TÜRSAK Vakfıyla son dört yıl içinde Türk Sinemasını dünyaya tanıtması olmuştur. Eskiden festivaller çok lokal olurdu, kimse birbirini beğenmez, filmini izlemezdi, herkes birbirinden uzak durur, birbiriyle konuşmazdı. Ama artık günümüzde her şey değişti, diğer ülkeler bizim filmlerimiz hakkında konuşmaya başladı. Yabancı meslektaşlarımız bizimle iletişim kurduğunda, karşılarında meslek örgütümüz olması gerekiyor, çünkü onlar kendi örgütleri vasıtasıyla bizimle irtibata geçiyorlar.
H. A: Aynı zamanda son Antalya Film Festivalinde Eşref Kolçak konuşmasında oyuncuların haklarının neden korunmadığı konusunda bir serzenişte bulunmuştu. Bu konuşmanın da etkisi çok büyük etkisi oldu.
Z.A: Evet Eşref Kolaç’ın konuşması gerçekten etkili oldu Geçtiğimiz Antalya Film Festivali'nde Kültür Bakanımız Ertuğrul Günay ile görüşme fırsatım oldu. Arkasından Sinema Telif Eserleri Genel Müdürü Abdurrahman Çelik ile görüştüm bu oluşum için düşüncelerimi aktardım, bana dediler ki; "meslek örgütünüzü kurun, biz de sonuna karar arkanızdayız ve destekçiniziz." Geçtiğimiz günlerde Kültür Bakanımızdan randevu aldık ve Erkan Can, Nejat İşler, Hatice Aslan, Ali Sürmeli, Güven Kıraç, Ragıp Savaş, Olgun Şimşek, Derya Durmaz, Janset Pajal gibi oyuncu arkadaşlarımızla birlikte kendilerini ziyaret ettik ve kuruluş dilekçemizi verdik ve resmi olarak çalışmalarımıza başladık.

Peki BİROY'a kimler katılabilecek?
Z.A: Biz BİROY’da kimin oyuncu, manken, akademisyen ya da Yeşilçamcı olduğunu sorgulamıyoruz. Bizim için ölçüt; hayatında bir kere, küçük bir rol bile oynamış biri bile bizim örgütümüze üye olabilir. Bunun dışında tiyatro bölümünde okuyan konservatuar öğrencileri ya da özel akademilerden, sanat merkezinden eğitim alan arkadaşlarımızda örgütümüze aday adayı olarak kabul edilecekler. Ne zamanki bir filmde ya da televizyon dizisinde ufak da olsa bir rol oynarlarsa o zaman asıl üyeliğe geçecekler.

Şuan hayatta olmayan oyuncuların telif bedelleri ne olacak?
Z.A: Yeşilçam’a senelerce emek vermiş ve şuan hayatta olmayan oyuncuların varisleri de bu telif bedelini almaya hakkı olacak. Biz telif haklarımızla ilgili bu mekanizmayı kurarsak ilerleyen zamanlarda sayımız daha da artacak ve Amerika'daki gibi oyuncular sendikası olacağız. O zaman oyuncu arkadaşlarımız sete gitmek için acele ederken yollarda kaza yapıp ölmeyecekler ya da açık havada bir sandalye üzerinde kıyafet değiştirmek zorunda kalmayacaklar. Bir film defalarca televizyonda gösteriliyor ve her oynayışında bir reklam kuşağına sahip oluyor. Yapımcı başta olmak üzere herkese hak ettiği bedel veriliyor, ama oyuncuya hiçbir şey verilmiyor. Dizi ve film müzikleri bundan 15 sene önce kendi örgütlerini kurdukları için hak ettikleri tüm bedelleri şuan rahatlıkla alıyorlar. Biz kimseden sadaka istemiyoruz sadece hakkımızı istiyoruz.

Bundan sonra neler yapacaksınız?
H.A: 23 Nisan Dünya Telif gününe kadar birçok şeyi halletmeyi planlıyoruz. Artık sorunlarımız lafta kalmayacak, uygulama aşamasına geçtik ve iki ay içersinde epey yol kat edeceğiz. Yer tahsis edilecek bize ve büyük bir binaya sahip olacağız. Medya ilişkilerimizi takip eden bir merkez ve hukuk kurulumuz olacak. En büyük hayalimizde yaşlanan oyuncularımız ortada kalmamaları için onlara bir yer tahsis etmek. Hiç kimsenin evde ölüsü bulunsun istemiyoruz ya da yıllarca hayran hayran filmlerini seyrettikten sonra yaşlandı diye yüzüne bakılmasın istemiyoruz. Göz önünde olan, sorumluluğu yüklenen bizleriz ama sonra arka plana atılan da bizleriz. Biz kimseyi yok saymıyorsak, kimse de bizi yok saymasın. BİROY’a üye olan başka bir birlik altında da üyeliğini sürdürebilir, biz bunun için engel değiliz.

Nam-ı değer Şoför Nebahat Sezer Sezin

Sanat Tükenmez…!


Yılların unutamadığı ve eskitmediği sanatçılardan biri de Sezer Sezin, nam-ı değer ‘Şoför Nebahat’. Türk sinemasına oyunculuğuyla, desteğiyle ve fikirleriyle büyük katkısı bulunmuş bir sinema aşığı o… Çocukken ilk defa gittiği bir sinemanın onun hayatını değiştirip çok büyük bir oyuncu olabileceğini kim bilebilirdi ki… Sezer Sezin ile sinema yıllarından günümüze, oyunculuk tutkusundan, 28 Kasım’da Bursa ipek yolu Film Festivali’nde alacağı ödüle kadar pek çok şey konuştuk.

Milliyet Sanat Dergisi - Müge Serçek

Sinemaya ilgi duymanız ilk olarak nasıl başladı?
7 – 8 yaşlarındayken bir gün annem beni sinemaya götürdü, o gün o çocuk halimle sinemaya âşık oldum. Bir anda başka bir şey düşünemez oldum. Bu annemden de kaynaklanan bir durum oldu aslında çünkü annem de sinemaya âşık bir kadındı. Her akşam sinemaya giderdi, bazı geceler ben de giderdim peşinden. Okuldayken de sıra arkadaşımla birlikte hemen hemen her gün okuldan kaçıp sinemaya giderdik. Annem baktı ki benimle baş edemeyecek, Eminönü Halkevi’ne yazdırdı. 14 yaşlarımda önemli oyunlarda, önemli rollerde oynadım. Kabiliyetli biri olduğumu gördüler, bale eğitimi de alıyordum, bu yüzden sahneye yakışıyordum. Necip Erses bir gün beni seyretmeye geldi dansımı, oyunculuğumu çok beğendi. Daha sonra birkaç filmde ufak tefek rollerde oynadım ve ilk filmim ‘Köroğlu’ filmini çektik.

Sizi hep güçlü kadın rollerinde gördük, oynayacağınız rolleri kabul ederken özellikle mi ‘güçlü, kendi ayakları üzerinde durabilen’ kadın rollerini tercih ederdiniz?
Eser seçiminde çok seçici davranıyordum, beraberinde ekibi de seçerdim. Piyasaya çok insan taşımışımdır. Sadece güçlü kadın rollerini seçmedim elbette ‘Lüks Hayat’ta da oynadım. Ancak kişiliğim gereği herhalde güçlü kadın rollerde daha çok oynadım.

Oynadığınız rollere nasıl hazırlanırdınız, özel bir çalışma yapar mıydınız?
Bir rolü canlandırırken, izleyicilere ‘Sezer Sezin’i izlediklerini unutturur ve rollerin içine girerdim. Hikâyeyi okuduğum zaman, o karakterin her özelliğini iyice öğrenir ve kıyafet gibi o rolü giyerdim. Ama asıl önemli olan ise kamera “kestik” dediği anda rolün tesirinde kalmadan, yine Sezer Sezin olarak hayatıma devam ederdim. Rahmetli Ayhan Işık’la çok iyi dosttuk bir gün bana, “Sezer, senin birçok özelliğine hayranım, ama en çok ‘Sezer’i ‘Sezer Sezin’e yedirmedin. Ben Ayhan’ı, Ayhan Işık’a yedirdim.” dedi. Gazeteciler benim için taçsız kraliçe yazarlardı, buna çok sinirlenirdim. Benden bahsederken ismimle hitap etsinler, “Sultanım, kraliçeyim” gibi yakıştırmaların hiçbirini istemiyorum, ben ‘Sezer Sezin’im.

Sinema yaşamınıza birçok film sığdırdınız ama en çok hangi filmin sizin için özel biri yeri var?
‘Damga’ ve ‘Vurun Kahpeye’ gerçekten çok önemli filmlerdir. ‘Damga’ filmini çektiğimizde, ümit edilenden çok daha fazla iş yaptı. Sinemayı sanayi haline getiren bu iki film oldu diyebilirim. O kadar çok kişi bu filmleri seyretti ve o kadar çok kişi bu filmlerden etkilendi ki, sonrasında bu işi az da olsa bilenler bile, varını yoğunu satıp film çekmeye başladılar.

Bir diğer sevilen ve akılda kalan filminiz ise ‘Şoför Nebahat’ oldu, sizce neden bu film bu kadar dikkat çekti? Şoförlük bir erkek mesleği olarak algılandığı için mi?
Şoför Nebahat, babası öldükten sonra, ailesine bakmak için babasının işini devralmıştır ve şoför olmuş bir kadındır. Bu, kadının kuvvetini, gücünü, kararlılığını, sorumluluk duygusunun ne kadar ileri seviyede olduğunun gösteren bir filmdir. Daha sonraları ‘Şoför Nebahat’ rolünü erkeksi tavırlarla oynamaya kalkanlar oldu ancak beğenilmedi... Ben, bu rolü erkeksi bir şekilde oynamadım, sonuçta ben bir kadınım, bunu silip atamayız, görmezden gelemeyiz. Ailesini geçindirmek için sorumluluğu sırtına almış, kendine güvenen bir kadını oynadım. Erkeklere gelince, onlar da bir sürü kadın işi yapıyorlar, çok iyi dikiş dikip terzilik yapıyorlar. Meslekler cinsiyetle sınırlandırılamaz.

Başarıyla imza atılacak daha birçok film varken, neden 36 yaşında sinemadan uzaklaştınız?
Herkesin hayatta yaptığı hatalar vardır. Benim en büyük hatam sinemayı genç yaşta bırakmış olmamdı, bunun ızdırabını çok çektim. Her zaman derdim ki “ya sahnede ya da kamera karşısında öleceğim.” O dönem hamileydim, çocuğumu doğurduktun sonra bakıcıya bırakmak istemedim ve kendim baktım. Sonrasında eşim de bundan yüz bulup bana baskı yaptı. O sırada öyle bir karar verdim, ancak hayatımda vermiş olduğum en yanlış karardı…

Peki, daha sonra dönmek istemediniz mi?
Bir sürü teklif geldi, gerek dizi, gerek film ancak işin bir de başka bir yönü var. Zirvede teksiniz ve işi orada bırakıyorsunuz, daha sonra nasıl dönersiniz? Bana teklif elden rollerde bir ışık görmedim, beni heyecanlandırmadı. İlle bir filmde oynayayım diye asla oynamam, oynadığım rolü sevmeliyim, o rolde bir ışık göreyim ki onun içine gireyim. Böyle inandığım bir proje olmadı için tekrar kamera karşına geçmedim. Daha sonra kabul etmediğim projelerinde tutmadığını, beğenilmediği gördüm.

Şimdi bir filmde oynamanız için teklif gelse yeniden kamera karşısına geçer misiniz?
Tabii, ederim neden etmeyim. 100 yaşındaki nineyi de oynamak isterim, ama o rolde bir ışık olmalı “evladım güle güle git, güle güle gel” diyen bir nineyi oynayamam. Türk sinemasına ve seyircisine hayranım, ama kendimi göstermek için kamera karşısına geçmem… Oynadığım rolle seyircilere bir şeyler anlatabilmeliyim.

Peki, sinemayı bıraktıktan sonra neler yaptınız?
Bir müddet tiyatroya devam ettim. Ben aynı zamanda alaylı bir dekoratör ve iç mimarımdır, bu özelliğimi kullandım ve birçok ünlü arkadaşımın evini dekore ettim. Güzel sanatlara karşı çok ilgiliyim. Sanatla bağlantımı hiçbir zaman koparmadım.

En son 1967 yılında ‘Turist Zehra’ filmini çektiniz ve tam 40 sene sonra 2007 yılında ‘Hicran Sokağı’ filmi için konuk oyuncu olarak kamera karşısına geçtiniz. 40 yıl aradan sonra tekrardan set ortamında bulunmak sizi heyecanlandırdı mı? Set ortamını özlemiş misiniz?
Rolün büyüğü küçüğü olmaz, Sefa Önal’ın jübilesine iştirak etmek için bu projede bulundum, ama hiç beklediğim gibi çıkmadı. O ortamı bir set olarak kabul etmiyorum. Filmi seyretmedim bile…

3. Uluslararası Bursa İpek Yolu Film Festivali’nde ‘Onur Ödülü’ alacaksınız, neler hissediyorsunuz?
Çok fazla göz önünde olmayı sevmesem de aldığım ödüller bana mutluluk veriyor. Bursa’yı çok severim zaten, halkı çok sıcakkanlıdır. Bana verilen her ödülün kıymetini bilirim. Sanat tükenmeyen bir şeydir. Bizler tükenmeyen, hiçbir zaman bitmeyecek olan bir hastalığa yakalanıyoruz, bu çok mutluluk verici bir şey. Karşı tarafa enerjimi geçire biliyorsam ne mutlu bana.

Peki, günümüzdeki oyuncular hakkında ne düşünüyorsunuz. Eğitimini alan da, almayan da “ben oyuncuyum” diyor, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Günümüzde çok güzel diziler, filmler ve çok iyi oyuncular var. Hepsini beğeniyor ve tebrik ediyorum. Ayrıca dizilere küçümser gözlerle bakanları da anlamıyorum, orada yapılan iş oyunculuk değil mi yani… Bir zamanlar mankenlerin oyuncu olması tartışma konusuydu, bu ne demek ben anlamadım! Bir manken oyuncu olamaz mı? Herkes bir işten başka farklı bir işle meşgul olabilir, bu çok normal. Kaldı ki sanat apayrı bir şeydir. İnsanların içinden gelen sanatı yok edemezsiniz ki… Okullu olanlara da sonsuz saygım var, onlara karşı olduğum anlaşılmasın ama şu da bir gerçek ki konservatuar bitirmiş çok kötü oyuncular da var. Bu insanın içine olan bir yetenektir.

Son yıllarda çekilen Türk filmlerini izlediniz mi? Beğendiğiniz çalışmalar var mı? Hepsini izleyebilme şansım olmadı, ama Çağan Irmak’ın filmlerini beğeniyorum.

Sizce günümüzde Türk Sineması endüstri olabilme yolunda ilerliyor mu?
Türk sineması şuanda olması gereken konumda değildir. Elbette ilerlemeler var ama 80 senelik bir sektörden bahsediyorsak eğer, çok daha ileri de olmalıydık. Seyirci bazı filmleri çok beğenirken, bazen de rahatsızlık duyuyor.

14 Mart 2009 Cumartesi

Aktörler ressam olursa... (Savaş Dinçel, Mustafa Alabora, Yaman Tüzcet ve Müjdat Gezen'in resim sergisi)

Aktörler ressam olursa...

Savaş Dinçel, Mustafa Alabora, Yaman Tüzcet ve Müjdat Gezen. Bu dört ismin buluştukları yer sahne değil galeri… Çünkü desenleri ve resimleriyle çıkıyorlar izleyicinin karşısına. Dinçel’siz bir eksikler ama resimlerinin hikâyelerinde bütünleşiyorlar…

Cumhuriyet Gazetesi - Pazar Dergi - Müge Serçek

Onları sahnelerde, televizyonlarda yıllarca farklı karakterlere bürünmüş halleriyle izledik, sevdik. Bu aktörler; Savaş Dinçel, Mustafa Alabora, Yaman Tüzcet ve Müjdat Gezen… Şimdi ise farklı bir kimlikle, farklı bir sanat dalında çıkıyorlar karşımıza ve kendi yaptıkları resimlerle bir sergiye imzalarını atıyorlar. Alabora, Tüzcet ve Gezen’i en çok duygulandıran, bir buçuk yıl önce aramızdan ayrılan dostları Savaş Dinçel ile aynı sergide buluşmak. “4 Aktör Ressam Rolünde” sergisi 7 Mart’a kadar Feyziye Mektepleri Vakfı’na ait Galeri Işık Teşvikiye’de gezilebilir.

- Resim yapmaya ne zaman başladınız?
Mustafa Alabora:
Bundan üç sene önce emekli olduğum dönemde, ne yapsam diye düşünürken Müjdat “Mustafa resim yapsana” dedi. Ben de önce yapamam edemem falan dedim ama Müjdat ısrar etti. Ben de gittim fırçalar, boyalar aldım. Oturdum bir resim yaptım, ama çok kötü oldu. Müjdat’a telefon açtım, “Müjdat bu resim çok kötü oldu” dedim. “Olsun, kötü de olsa bu senin resmin” dedi. Bu laf çok hoşuma gitti o günden bu güne resim yapmaya devam ettim. Hayatım boyunca oyuncu olarak başkalarının hayatlarını, başkaların sözcükleriyle oynadım. Şimdi boyalarla oynuyorum ve kendi sözcüklerimi yazmaya çalışıyorum.
Yaman Tüzcet: İstanbul Erkek Lisesi’nde orta ikinci sınıftayken, bir gün yanıma bir çocuk geldi oturdu, o Savaş Dinçel’di. Çizimleri çok güzeldi, benim de annem ressamdı, dolayısıyla çizime yatkınlığım vardı. Bir sonraki yıl resim derslerimize, Türkiye’nin en büyük resim sanatçılarından Şefik Bursalı geldi. Bursalı benim de Savaş’ın da çizgilerinin çok güzel olduğunu fark etti ve üzerimize çok düştü, çok emek sarf etti. Sanıyorum Savaş ve benim resim sevgimiz o zamanlar başladı. Daha sonra Pertevniyal Lisesi’ne geçtik, orada da resim hocamız, şimdi profesör olan Dinçer Erimez’di. Baktı ki bizde yetenek var, o da üzerimize düştü, çok sıkı bir eğitim verdi. Savaş ve ben liseyi bitirip konservatuvara girdiğimiz vakit iyi karikatürler çizen kişilerdik. İleriki yıllarda Savaş da ben de çeşitli gazetelerde karikatürler çizdik. Müjdat Gezen’in ilk eşi Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü mezunuydu, dolayısıyla resimle haşır neşirdi, daha sonra ikinci eşi de akademinin süsleme bölümü mezunu olunca, resimle olan yakınlığı devam etti ve son 30 senesini boylarla, tuvallerle geçirdi. Aktörlüğünün vermiş olduğu kompozisyon duygusuyla resim yapmaya başladı ve ortaya çok güzel resimler çıkardı.

- Peki, “4 Aktör Ressam Rolünde” sergisini nasıl açmaya karar verdiniz?
M. Alabora: Birkaç ay önce yine Müjdat “Gel beraber sergi açalım” dedi. “Olur mu hiç öyle şey, utanırım ben” dedim. Daha sonra açalım mı, açmayalım mı diye konuşurken oğlum Memet Ali Alabora da bizi destekledi ve hatta sergide Savaş Dinçel’in resimleri de olsun diye öneride bulundu. İşin içine Savaş Dinçel girince işler ciddiye bindi. Daha sonra Yaman’ı da aramıza kattık, serginin adını da Yaman buldu. Böylece fikrimiz olgunlaştı ve sergimizi açtık.
Y. Tüzcet: Sergide bizim yaptığımız resimler dışında Savaş’ın oğlu Barış’ın da babası için yapmış olduğu eserler var. Barış babasının heykelini yaptı. Heykel bir sahne dekoru içinde yer alıyor ve çok güzel oldu. Hepimizin resimlerini ayrı ayrı inceleseniz bile hepimizin resimlerinde farklı bir ruh birliği var.

- Resimleriniz şu an sergileniyor, profesyonel çevrelerden bir eleştiri gelir diye tedirginlik duyuyor musunuz?
Y. Tüzcet: Mustafa ve Müjdat naif ressamlardır, ancak şuradaki ayrımı çok iyi yapmak gerekir ki naif alçakgönüllü demektir ama kötü demek değildir. Sanat görgüleri ve kompozisyon duygularıyla ortaya o kadar güzel şeyler çıkarttılar ki, bu cesaret çocuk resimlerindeki başarıya benzer. Picasso, çocuk resmi yapmak için 50-60 yılını verdi. Oysa naif ressamlar daha güzel resimler yaparlar, çünkü eğitimli ressamlar çok temkinli davranırlar. Bu açıdan Mustafa Alabora’nın resimlerini çok beğeniyorum.
Barış Dinçel: Bu dört adam bu sefer ne ağızlarını ne de vücutlarını kullanıyorlar, sadece beyin ve ellerini kullanıp, bir şey yaratıyorlar…
M. Alabora: Fırçayı eline üç sene almış biri olarak bana bu konuda çok laf söylemek düşmez. Türkiye’de herkes her şeyi yapabileceğini ve her şeyi bildiğini iddia eder. Biz böyle yapmadık, belki ilk defa resim yapıyorum ama bunun arkasında 44 senelik sanat birikimim var. Müzik bilgim vardır, mimari bilirim, tiyatro zaten benim işim, ayrıca ciddi anlamda dünya edebiyatını okumuşumdur. Resim yaparken de kendimce bir kompozisyon oluşturmaya çalıştım.
Y. Tüzcet: Resim bizim hobimizdir ve bir sanatçı olarak hobilerimizi sergilemek de en büyük hakkımız.

- Sizce aktör mü olmak daha zor ressam mı?
M. Alabora:
Ressam olmak tabii ki çok daha zor. Uzun yıllar çalışma gerektiren, mutlaka eğitim isteyen bir meslek. Halbuki herkes oyuncu olabiliyor, ama herkes ressam olamaz.
Y. Tüzcet: Bir aktör için ressam olmak çok zordur, bir ressam için de aktör olmak çok zordur.
B. Dinçel: Küçüklüğümden beri babamın karikatürleriyle haşır neşir oldum. Babam cebinde, aktörlüğünün yanında, inceden de olsa ressamlığı da taşıyordu. Sonradan ressamlığa meyletmedi ama nereye giderse gitsin cebinden kalemini çıkarır bir şeyler çizerdi.

- Yaman Bey ortaokul sıralarından itibaren Savaş Dinçel ile birlikte resim eğitimi almışsınız, peki hiç birlikte aynı tuval üzerinde çalıştınız mı?
Y. Tüzcet: Evet, birlikte oturur anonim karikatür yapardık. Ben bir kuş çizerdim, o başka bir şey çizerdi ve resim dalga dalga büyürdü.
B. Dinçel: Evet, ben o resimleri Bosch’un resimlerine benzetirdim. Resimdeki her bir unsur birbiriyle bağlantılıyken, ayrı ayrı olarak da bir şeyler anlatırlar.

- Eminim ki şu an Savaş Dinçel de bu sergiyi görmek isterdi...
B. Dinçel:
Babamın son dönemlerinde dinç kalmasının tek nedeni kafasının bir yerinde hep bir proje olmasıydı. Mesela bir resim sergisi açmak istiyordu, kendi gözüyle insanların çocukluk ve büyüklük hallerini resmetmek istemişti. Mesela, İsmet İnönü’nün yaşlanmış ve çocuk halini yapmak peşindeydi. Öleceğini hiç düşünmedi, hep ileriye dönük planlar yaptı.
M. Alabora: Bunu bir resim sergisi olarak algılamaktan daha ötede bir şey var, dört çok yakın arkadaşın 47 sene sonra birlikte yaptıkları bir iş. Dostluğumuzu gösterirken, aynı zamanda farklı bir işi de becermeye çalışıyoruz. Bu serginin en önemli amacı bu dostluğu ön plana çıkarmak.
B. Dinçel: Evde bir fotoğraf var. Bu dört aktör çok gençler. Sonra periyodik aralıklarla aynı kadraja girmişler ve farklı fotoğraflar çekilmiş. Belki saçlar biraz beyazlamış, yüzde bir iki çizik oluşmuş ama o fotoğraf her dönem var olmuş. Şimdiyse o fotoğrafın bir yanı aşağı doğru kaymış, çünkü aralarından biri artık yok. Ve geri kalan üç kişi o yokken, sanki o da ordaymış gibi aynı pozu verebilmenin duygusunu yaşayacaklar.

Amerika'daki ünlü Türk tasarımcı Emrah Yücel: "Sanatçı değil, tasarımcıyım..."

Emrah Yücel: Sanatçı değil, tasarımcıyım...

Emrah Yücel bir tasarımcı. Filmlerin tanıtım kampanyalarını yürütüyor. Kill Bill, Saatler, Frida, Hero, Muhteşem Dörtlü bu filmlerden sadece birkaçı. Mel Gibson, Brad Pitt, Julianne Moore gibi pek çok ünlünün web sitelerinin tasarımı da onun elinden çıkıyor. Ona göre başarının sırrı basit; "Hedef koyup, doğru zaman dilimlerine bölerek çalıştığınızda ulaşılamayacak hedef yok bence" diyor.
Cumhuriyet Gazetesi - Pazar Dergi - Müge Serçek


Emrah Yücel Türkiye’de grafik tasarım masterını yaptıktan sonra, 1995’te bir gece aldığı ani bir kararla New York’a yerleşiyor. Gece gündüz çalışarak geçirilen dört yıldan sonra Hollywood filmlerine afiş tasarımları yapmak için Kaliforniya’ya transfer oluyor. Şimdi, sekiz yıl önce kurduğu şirketi Iconisus’ta önemli filmlerin tanıtım kampanyalarını yürütüyor. Bu alandaki en önemli ödül olan Key-Art’ı iki kez aldı, uluslararası bienallerde Türkiye’yi temsil etti. Ayrıca Türkiye’de ve yurtdışında pek çok üniversitede seminerler ve workshoplar düzenledi. Çalışmaları arasında Frida, Kill Bill, Muhteşem Dörtlü, Becoming Jane gibi büyük yapımların yanı sıra Sopranolar, nip/tuck, Damages gibi TV dizileri ve Mel Gibson, Brad Pitt, Julianne Moore gibi pek çok ünlünün web sitelerinin tasarımı da var. Yücel, ayrıca merkezi Los Angeles‘te bulunan Türk Film Konseyi’nin de kurucu başkanı. Soruyoruz, yanıtlıyor:

- Film afişleriyle ilgili çalışmalar ilginizi çekiyor muydu yoksa tesadüfler mi sizi film afişi tasarlamaya yöneltti?
Sinema bence çağımıza yön veren en önemli sanat dalı. Benim çevremde sinemadan etkilenmeyen veya hayallerinde sinemaya yer vermeyen yok gibi. Bir tasarımcı olmaya çalışırken sinema afişlerindeki illüstrasyonları özenle inceler ve içlerinde kaybolurdum. Indiana Jones, Star Wars illüstrasyonları benim jenerasyonumun zihnine kazınmış görsellerdir. Uğur Mumcu’nun yirmi dört kitabına tekrar kapak yapma sansım olduğunda bunları kitap kimliklerinin dışında birer film gibi düşünmüştüm. Sinema dünyasının grafik dili her zaman geniş kitlelere çekici ve büyülü gelmiştir. Grafik tasarımı bir piramit gibi düşünün. Ulaştığı kitlelerin yaygınlığı ve karşılığında, harcanan tasarım ücretlerinin yüksekliğini göz önünde tutacak olursanız “sinema sektörü tasarımcısı” olmak piramidin en uç noktası. Başka hiçbir görsel tasarım bunun önüne geçemiyor. New York’ta yaşadığım yıllarda zaten ilgim olan bu alanı, bilinçli bir hedef olarak seçmiştim. Hedef koyup, doğru zaman dilimlerine bölerek çalıştığınızda ulaşılamayacak hedef yok bence.

- Bir film afişini ne kadar sürede hazırlıyorsunuz?
Kimi zaman senaryo aşamasından başlayıp beş-altı ay çalışma şansımız, kimi zaman da başka ajansın yapamadığı işi devralıp iki haftada da hazırlandığımız oluyor. Tamamen işin gidişatına bağlı. Politik olaylardan, güncel trendlere kadar ve en önemlisi yapılan “focus group” araştırmalarına kadar her şey son anda değişebilir. Yapılan iş güzel bir görüntü hazırlamanın çok ötesinde.

- Sadece afiş hazırlamıyor, tasarımın her alanında çalışmalar yapıyorsunuz?
Evet, sadece film afişi yapmıyorum. Son yıllarda “Home Entertainment” yani DVD, Blueray tasarımlarının bütçeleri film afişi bütçelerinin çok daha önüne geçti. Esas tasarım bütçesi orada. Bizim yaptığımız iş “KeyArt” tasarımı. Yani o işi satacak anahtar görseli tasarlıyoruz. Sonuçta bu DVD de olabilir, gazete ilanı da, otobüs kenarı da, billboard da. Türkiye’de “Hollywood’da afiş yapan adam” olarak tanındım. Tasarımcılık ile reklamcılığın buluştuğu alanda görsel tasarım çözümleri üretiyorum. Dünya çapında işler üretiyorum. Yunan Ortodoks Kilisesinin web tasarımını da yapıyorum, Nijerya Serbest Ticaret bölgesinin kurumsal kimliğini de, Rusya’da Türkiye’min Turizm tanıtım kampanyasını da.
Bizi dinlemeniz lazım...

- Projelerinize kişisel yorumlarınızı katıyor musunuz, yoksa projenin içeriğine göre objektif mi yaklaşıyorsunuz?
Ben bir sanatçı değilim. Sanatçılar kişisel yorumlarını katarlar. Ben tasarımcıyım. Tasarımcılık sanatçılıktan çok daha zor ve kişilik gerektiren bir iş. Sanatçı yaptığı işe “ben yaptım oldu” der ve iş biter. Siz de beğenir ya da beğenmezsiniz, gerisi kimseyi ilgilendirmez. Hatta bazen sanatçının yapıtına yüklediği anlam ile alıcının yani izleyicinin anladığı birbirinden tamamen farklı olabilir. Miro’nun meşhur “Patates mi? Güneş mi?” hikâyesi gibi... Oysa tasarımcılık sanat ile sürekli flört eder, ondan esinlenir, ondan beslenir ama tasarımcılığın özünde sipariş vardır. Yani müşteri memnuniyeti temellidir. Bu gerçek pek çok tasarımcının hayatı boyunca kabullenemediği bir gerçektir. Genellikle yönetmenler ile yaptığımız toplantılarda söylediğimiz ilk söz şudur. “Bizi şu anda sevmenizi istemiyoruz. Bu toplantıdan sizi memnun ederek çıkabiliriz, ama filminizin ilk hafta sonu gişesinde hayal kırıklığına uğramak istemiyorsanız bizi dinlemeniz lazım. Bizi ilk hafta sonu başarısından sonra sevmenizi istiyoruz”. Her yönetmen filmini anlatacak ve sanatsal yönünü öne çıkaracak bir Key-Art ister. Daha kalite ve sofistike gözükmek ister. Oysa bizim işimiz, cuma, cumartesi akşamı karısı ile sinemaya gidip haftayı unutmak isteyen ve eğlenceli zaman geçirmek isteyen sıradan Amerikalı ne izlemek ister sorusunun cevabını bulmaktır. Bu da zaten filmin herhangi bir yerinde gizlidir.

- Şu ana kadar yapmış olduğunuz projelerden sizin için daha farklı bir anlam taşıyan var mı?
Key-Art ödülü kazandığım için zannedilmesin ama Selma Hayek’in “Frida” filmi için yaptığım tasarımın ve o projenin benim için ayrı bir önemi var. O proje benim “kurumsal Amerika”ya girişimin ve sektörde kabul edildiğimin göstergesi. Ayrıca yıllar önce İstanbul Film Festivali’nin afişini yaptığımda da çok özel hissetmiştim.

- Peki, sinemanın başka bir alanında yer almak istiyor musunuz?
Evet, prodüktörlüğünü üstlendiğim iki projenin başlangıcı aşamasındayız. Şu anda bahsetmek için çok erken ama üç sene önce kurduğum “Türk Film Konseyi”nin projeleri bunlar. Bunlar daha çok ilişkilerin oluşturulması ve projenin ana çatısının kurulması aşamasında bilirkişi olma durumu. Öte yandan tasarımcı olmaktan da çok memnunum. Böyle mutlu ölebilirim.

- Sizce Türk filmlerinin dünya sinemasındaki yeri nedir? Amerikalılar Türk sinemasına nasıl bakıyor?
Dünya sinemasında önemli bir yeri olmaya başladı. Zeki Demirkubuz, Fatih Akın, Ferzan Özpetek ve Nuri Bilge Ceylan çok iyi yönetmenler. Dünyada tanınıyorlar ve biz de göğsümüzü gere gere anlatıyoruz. Ama Amerikalılara gelince durum biraz farklı, burada sinemamızı tanıtacak hiçbir şey yapmamışız, yıllardır. Türk Film Konseyi’nin (http://www.turkishfilmcouncil.com/) kuruluş amaçlarından birisi de bu zaten. Sadece son iki yıldır Santa Monica’da düzenlenen ‘Locations Fuar’nda Türkiye’yi temsil etmemiz ve aldığımız ikincilik ödülü bile çok önemli bir başarı. Bu konuda yapılması gereken çok önemli işler var. Bir iki ay içerisinde Turkishfilmtalents.com web sitesini açıyoruz ve burada Türk yeteneklerini Amerikalı yapımcılar ile buluşturacağız.

- Türk filmlerini, oyuncularını ve afişlerini nasıl buluyorsunuz?
Türk filmlerinin bir kısmını çok beğenerek izliyorum. Türk olduğum için doğal olarak bize ait olan duyarlılıkları bana daha yakın geliyor. Özellikle 14 yıldır yurtdışında yaşayınca bu konularda daha çok “açık yara” ile geziyorsunuz ama doğrusu çok kötü film de yapılıyor. Geçen yıl Antalya Film Festivali jürisinde yer alma şansım oldu. 10 günde yaklaşık 20’ye yakin film izledim. İnanılmayacak kadar kötü filmler de vardı. Türk oyuncularının bazılarını çok yetenekli buluyorum. Özellikle gençlerin arasında inanılmaz yetenekler var. Bence Türkiye piyasasında yanmadan Hollywood’da şanslarını denemesi gerekenler var. Bu yarışa ne kadar önce başlarsanız o kadar çok yol alma şansınız var. Özellikle Hollywood’da Orta Doğu konulu film yapımına ilgi varken bu fırsatı değerlendirmeli. “Türk Film Yetenekleri” web sitesi bu alanda önemli bir platform olacak diye düşünüyorum. Türk afişlerinde de önemli bir gelişme olduğunu izliyorum.

13 Mart 2009 Cuma

Niko Guido: "Çıplaklık sadece detay"

Niko Guido'nun doğa sorunlarına dikkat çekmek için çektiği çarpıcı fotoğraflar
Eve Kadın Dergisi - Müge Serçek

AIDS İçin Sosyal Sorumluluk Projesi

Kenan Bahadır Derre'nin AIDS için başlattığı sosyal sorumluluk projesi
Kaynak: Eve Kadın Dergisi - Müge Serçek

12 Mart 2009 Perşembe

Ayça Varlıer: "Önemli olan iyi işler çıkarmak..."

Önemli olan iyi işler çıkarmak...

Ayça Varlıer, oyunculuk ve müzik eğitimini birlikte yürütmüş. Şimdi kendisini her iki alanda da sınıyor. Dizilerde oynuyor, şarkılarını bir albümde toplamaya hazırlanıyor... Popülerliğini borçlu olduğu “Gümüş” dizisiyle sınırları da zorluyor. Dizinin Ortadoğu ülkelerinde yarattığı tartışma ona göre izleyicinin illüzyona kendisini kaptırması. İşin içinde asparagas da var.

Cumhuriyet Gazetesi - Pazar Dergi - Müge Serçek


Ayça Varlıer, hem oyuncu, hem müzisyen. İzleyici onu Gümüş’le tanıdı, yakında müziğini de dinleyecek. Dizinin Ortadoğu ülkelerinde yarattığı etkinin kendisinin ve karakterinin önüne geçmesinden rahatsız. Biz de hem Varlıer’i tanımaya çalıştık hem de dizinin yarattığı haleyi konuştuk. Varlıer şu sıralar “Sonbahar” adlı yeni dizide bir anneyi canlandırmaya hazırlanıyor.

- Gümüş sizi sınırların ötesine taşıyan bir dizi oldu, siz de bu dizi sayesinde Doğuya doğru uzandınız…
Evet, Gümüş çok sevildi, çünkü dizideki herkesin kendine göre bir hikâyesi vardı. Arap ülkelerinde yayınlanmaya başladıktan sonra da çok ilgi gördü. Çok kısa bir süre önce bizi Arabistan’a davet ettiler, nasıl büyük bir ilgiyle karşılandık, anlatamam. Arabistan’da bir de konser verdim, dört parça, bir parçanın yarısını da Arapça okudum, hep birlikte çok eğlendik. Bizi o kadar çok sevdiler ki, bir dergiye beni kapak bile yaptılar.

- Ama dizi Arabistan’ı karıştırdı da…
Onlar “Gümüş” dizisindeki aile yapısına çok büyük bir hayranlık duyuyorlar. Dizideki aile ilişkisi, gelenek ve göreneklerin modern bir şekilde olmasına gıptayla bakıyorlar. İstanbul’un manzarasını, denizini çok seviyorlar. Aynı zamanda televizyonda güzel insanlar görmek hoşlarına gidiyor. Bir de dizide yaşanan hikâyeyi çok gerçekçi buldular ve benimsediler. Bu bir televizyon dizisi ve bunu gıptayla seyrediyorlar.

- Diziyi izlemenin caiz olmadığına ilişkin fetvalar verildi, Mısır’da boşanmalara yol açmakla suçlandı?
Haftanın yedi günü yayınlanan bir dizi doğal olarak insanların yaşamlarına giriyor ve bir hayli etkiliyor. İnsanlar kendilerini televizyonda gördüğü karakterlerle özdeşleştiriyor. Televizyonda gördükleri illüzyon onların hayatlarını etkiliyor. Sonuçta onlar bazı yasaklar ve dini kurallar çerçevesinde yaşadıkları için yapmak isteyip de yapamadıkları şeylere özeniyorlar. İnsanların birbirlerinden beklentileri ortaya çıkıyor. Dizide yaşanan aşk da çok gerçekçi bir hikâyeyle anlatıyor, ama boşanma davalarını asparagas olarak değerlendiriyorum.

- Peki, oyunculuk ve müzik sevdası nasıl, ne zaman başladı?
16 yaşında değişim programıyla Amerika’ya gittim ve liseyi orada bitirdim. Sonrasında müzikal tiyatro üzerine konservatuar eğitimini Hartt School of Music’de tamamladım ve Harvard Üniversitesi’nin A.R.T. ve Moskova sanat okuluyla yürüttüğü master programında oyunculuk eğitimi aldım. 2003’te, Amerika’da yaşanan 11 Eylül saldırıları nedeniyle çalışma izni alamadım ve Türkiye’ye döndüm. Benim gibi daha birçok kişi bu sebepten geri dönüş yapmak zorunda kaldı. Döndükten bir süre sonra Fahir Atakoğlu’nun solistliğini yapmaya başladım, birlikte Japonya’da konserler verdik. Böylece Türkiye’deki profesyonel çalışma hayatım başlamış oldu. İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin sahneye koyduğu “Batı Yakasının Hikâyesi”nde Anita rolünü iki sezon oynadım. Bir yandan da Gümüş dizisinde çalışıyordum. Böylece hayatımda yoğun bir tempo başladı.

- Şarkıcılık ve oyunculuk birbirinden ayrılmaz bir ikili. Siz de eğitiminiz boyunca ikisine yönelik çalışmalar yapmışsınız…
Evet, ben en başından beri her iki alanda bir şeyler yapmak istiyordum. Her ikisine de kendimi çok yakın hissediyorum. Türkiye’ye geldiğimde bana hemen albüm yapalım diyenler oldu ama istemedim. Biraz kendimi, etrafımı özümsemek istedim. Önemli olan yere sağlam basmak, zaten daha sonra kalıcı olursun. Şu ana kadar yaptığım hiçbir şeyi “Aman beni böyle hatırlasınlar, söyle hatırlasınlar” diye yapmadım. Önemli olan çalışmak ve iyi işler çıkarmak.

- Ağustos ayının sonunda da D-Marin Turgutreis 4. Uluslararası Klasik Müzik Festivali’nde İdil Biret gibi duayenle aynı festivalde sahne alacaksınız.
Evet, müzik festivali çok güzel bir proje oldu. Hem uluslararası hem de çok iyi sanatçılar yer alıyor. Ben de bu festivalin son gecesinde Erol Erdinç şefliğinde sahne alacağım.

- Peki, albüm çalışması var mı?
Evet, bir yandan dizi bir yandan da pop caz tarzı bir albüm üstünde çalışıyorum ama yaptığım albüm ticari bir kaygı taşımıyor. Kendi halinde güzel ve kaliteli bir çalışma yapmak istiyorum. Sanıyorum yılbaşı gibi hazır olur. Çalışmalarım çok rahat ve zevkli ilerliyor, çünkü albüm menajerliğimi de yürüten ablam Zeynep Berkiş ve eniştemin kurduğu yapım şirketinden çıkartacağım.