14 Mart 2009 Cumartesi

Amerika'daki ünlü Türk tasarımcı Emrah Yücel: "Sanatçı değil, tasarımcıyım..."

Emrah Yücel: Sanatçı değil, tasarımcıyım...

Emrah Yücel bir tasarımcı. Filmlerin tanıtım kampanyalarını yürütüyor. Kill Bill, Saatler, Frida, Hero, Muhteşem Dörtlü bu filmlerden sadece birkaçı. Mel Gibson, Brad Pitt, Julianne Moore gibi pek çok ünlünün web sitelerinin tasarımı da onun elinden çıkıyor. Ona göre başarının sırrı basit; "Hedef koyup, doğru zaman dilimlerine bölerek çalıştığınızda ulaşılamayacak hedef yok bence" diyor.
Cumhuriyet Gazetesi - Pazar Dergi - Müge Serçek


Emrah Yücel Türkiye’de grafik tasarım masterını yaptıktan sonra, 1995’te bir gece aldığı ani bir kararla New York’a yerleşiyor. Gece gündüz çalışarak geçirilen dört yıldan sonra Hollywood filmlerine afiş tasarımları yapmak için Kaliforniya’ya transfer oluyor. Şimdi, sekiz yıl önce kurduğu şirketi Iconisus’ta önemli filmlerin tanıtım kampanyalarını yürütüyor. Bu alandaki en önemli ödül olan Key-Art’ı iki kez aldı, uluslararası bienallerde Türkiye’yi temsil etti. Ayrıca Türkiye’de ve yurtdışında pek çok üniversitede seminerler ve workshoplar düzenledi. Çalışmaları arasında Frida, Kill Bill, Muhteşem Dörtlü, Becoming Jane gibi büyük yapımların yanı sıra Sopranolar, nip/tuck, Damages gibi TV dizileri ve Mel Gibson, Brad Pitt, Julianne Moore gibi pek çok ünlünün web sitelerinin tasarımı da var. Yücel, ayrıca merkezi Los Angeles‘te bulunan Türk Film Konseyi’nin de kurucu başkanı. Soruyoruz, yanıtlıyor:

- Film afişleriyle ilgili çalışmalar ilginizi çekiyor muydu yoksa tesadüfler mi sizi film afişi tasarlamaya yöneltti?
Sinema bence çağımıza yön veren en önemli sanat dalı. Benim çevremde sinemadan etkilenmeyen veya hayallerinde sinemaya yer vermeyen yok gibi. Bir tasarımcı olmaya çalışırken sinema afişlerindeki illüstrasyonları özenle inceler ve içlerinde kaybolurdum. Indiana Jones, Star Wars illüstrasyonları benim jenerasyonumun zihnine kazınmış görsellerdir. Uğur Mumcu’nun yirmi dört kitabına tekrar kapak yapma sansım olduğunda bunları kitap kimliklerinin dışında birer film gibi düşünmüştüm. Sinema dünyasının grafik dili her zaman geniş kitlelere çekici ve büyülü gelmiştir. Grafik tasarımı bir piramit gibi düşünün. Ulaştığı kitlelerin yaygınlığı ve karşılığında, harcanan tasarım ücretlerinin yüksekliğini göz önünde tutacak olursanız “sinema sektörü tasarımcısı” olmak piramidin en uç noktası. Başka hiçbir görsel tasarım bunun önüne geçemiyor. New York’ta yaşadığım yıllarda zaten ilgim olan bu alanı, bilinçli bir hedef olarak seçmiştim. Hedef koyup, doğru zaman dilimlerine bölerek çalıştığınızda ulaşılamayacak hedef yok bence.

- Bir film afişini ne kadar sürede hazırlıyorsunuz?
Kimi zaman senaryo aşamasından başlayıp beş-altı ay çalışma şansımız, kimi zaman da başka ajansın yapamadığı işi devralıp iki haftada da hazırlandığımız oluyor. Tamamen işin gidişatına bağlı. Politik olaylardan, güncel trendlere kadar ve en önemlisi yapılan “focus group” araştırmalarına kadar her şey son anda değişebilir. Yapılan iş güzel bir görüntü hazırlamanın çok ötesinde.

- Sadece afiş hazırlamıyor, tasarımın her alanında çalışmalar yapıyorsunuz?
Evet, sadece film afişi yapmıyorum. Son yıllarda “Home Entertainment” yani DVD, Blueray tasarımlarının bütçeleri film afişi bütçelerinin çok daha önüne geçti. Esas tasarım bütçesi orada. Bizim yaptığımız iş “KeyArt” tasarımı. Yani o işi satacak anahtar görseli tasarlıyoruz. Sonuçta bu DVD de olabilir, gazete ilanı da, otobüs kenarı da, billboard da. Türkiye’de “Hollywood’da afiş yapan adam” olarak tanındım. Tasarımcılık ile reklamcılığın buluştuğu alanda görsel tasarım çözümleri üretiyorum. Dünya çapında işler üretiyorum. Yunan Ortodoks Kilisesinin web tasarımını da yapıyorum, Nijerya Serbest Ticaret bölgesinin kurumsal kimliğini de, Rusya’da Türkiye’min Turizm tanıtım kampanyasını da.
Bizi dinlemeniz lazım...

- Projelerinize kişisel yorumlarınızı katıyor musunuz, yoksa projenin içeriğine göre objektif mi yaklaşıyorsunuz?
Ben bir sanatçı değilim. Sanatçılar kişisel yorumlarını katarlar. Ben tasarımcıyım. Tasarımcılık sanatçılıktan çok daha zor ve kişilik gerektiren bir iş. Sanatçı yaptığı işe “ben yaptım oldu” der ve iş biter. Siz de beğenir ya da beğenmezsiniz, gerisi kimseyi ilgilendirmez. Hatta bazen sanatçının yapıtına yüklediği anlam ile alıcının yani izleyicinin anladığı birbirinden tamamen farklı olabilir. Miro’nun meşhur “Patates mi? Güneş mi?” hikâyesi gibi... Oysa tasarımcılık sanat ile sürekli flört eder, ondan esinlenir, ondan beslenir ama tasarımcılığın özünde sipariş vardır. Yani müşteri memnuniyeti temellidir. Bu gerçek pek çok tasarımcının hayatı boyunca kabullenemediği bir gerçektir. Genellikle yönetmenler ile yaptığımız toplantılarda söylediğimiz ilk söz şudur. “Bizi şu anda sevmenizi istemiyoruz. Bu toplantıdan sizi memnun ederek çıkabiliriz, ama filminizin ilk hafta sonu gişesinde hayal kırıklığına uğramak istemiyorsanız bizi dinlemeniz lazım. Bizi ilk hafta sonu başarısından sonra sevmenizi istiyoruz”. Her yönetmen filmini anlatacak ve sanatsal yönünü öne çıkaracak bir Key-Art ister. Daha kalite ve sofistike gözükmek ister. Oysa bizim işimiz, cuma, cumartesi akşamı karısı ile sinemaya gidip haftayı unutmak isteyen ve eğlenceli zaman geçirmek isteyen sıradan Amerikalı ne izlemek ister sorusunun cevabını bulmaktır. Bu da zaten filmin herhangi bir yerinde gizlidir.

- Şu ana kadar yapmış olduğunuz projelerden sizin için daha farklı bir anlam taşıyan var mı?
Key-Art ödülü kazandığım için zannedilmesin ama Selma Hayek’in “Frida” filmi için yaptığım tasarımın ve o projenin benim için ayrı bir önemi var. O proje benim “kurumsal Amerika”ya girişimin ve sektörde kabul edildiğimin göstergesi. Ayrıca yıllar önce İstanbul Film Festivali’nin afişini yaptığımda da çok özel hissetmiştim.

- Peki, sinemanın başka bir alanında yer almak istiyor musunuz?
Evet, prodüktörlüğünü üstlendiğim iki projenin başlangıcı aşamasındayız. Şu anda bahsetmek için çok erken ama üç sene önce kurduğum “Türk Film Konseyi”nin projeleri bunlar. Bunlar daha çok ilişkilerin oluşturulması ve projenin ana çatısının kurulması aşamasında bilirkişi olma durumu. Öte yandan tasarımcı olmaktan da çok memnunum. Böyle mutlu ölebilirim.

- Sizce Türk filmlerinin dünya sinemasındaki yeri nedir? Amerikalılar Türk sinemasına nasıl bakıyor?
Dünya sinemasında önemli bir yeri olmaya başladı. Zeki Demirkubuz, Fatih Akın, Ferzan Özpetek ve Nuri Bilge Ceylan çok iyi yönetmenler. Dünyada tanınıyorlar ve biz de göğsümüzü gere gere anlatıyoruz. Ama Amerikalılara gelince durum biraz farklı, burada sinemamızı tanıtacak hiçbir şey yapmamışız, yıllardır. Türk Film Konseyi’nin (http://www.turkishfilmcouncil.com/) kuruluş amaçlarından birisi de bu zaten. Sadece son iki yıldır Santa Monica’da düzenlenen ‘Locations Fuar’nda Türkiye’yi temsil etmemiz ve aldığımız ikincilik ödülü bile çok önemli bir başarı. Bu konuda yapılması gereken çok önemli işler var. Bir iki ay içerisinde Turkishfilmtalents.com web sitesini açıyoruz ve burada Türk yeteneklerini Amerikalı yapımcılar ile buluşturacağız.

- Türk filmlerini, oyuncularını ve afişlerini nasıl buluyorsunuz?
Türk filmlerinin bir kısmını çok beğenerek izliyorum. Türk olduğum için doğal olarak bize ait olan duyarlılıkları bana daha yakın geliyor. Özellikle 14 yıldır yurtdışında yaşayınca bu konularda daha çok “açık yara” ile geziyorsunuz ama doğrusu çok kötü film de yapılıyor. Geçen yıl Antalya Film Festivali jürisinde yer alma şansım oldu. 10 günde yaklaşık 20’ye yakin film izledim. İnanılmayacak kadar kötü filmler de vardı. Türk oyuncularının bazılarını çok yetenekli buluyorum. Özellikle gençlerin arasında inanılmaz yetenekler var. Bence Türkiye piyasasında yanmadan Hollywood’da şanslarını denemesi gerekenler var. Bu yarışa ne kadar önce başlarsanız o kadar çok yol alma şansınız var. Özellikle Hollywood’da Orta Doğu konulu film yapımına ilgi varken bu fırsatı değerlendirmeli. “Türk Film Yetenekleri” web sitesi bu alanda önemli bir platform olacak diye düşünüyorum. Türk afişlerinde de önemli bir gelişme olduğunu izliyorum.