27 Aralık 2011 Salı

2011'de en çok tıklananlar

2011'de blogumda en çok hangi postların tıklandığını göz önünde bulundurarak ilk 5 konuyu belirledim. İşte karşınızda 2011'in tıklanma rekoru kıran o 5 konusu... :)


1) Bu yıl bir numaraya yerleşen isim Okan Yalabık... Senelerdir hem televizyonda hem de tiyatro sahnesinde çok iyi işlere imza atan Okan Yalabık'la yaptığım röportaj, 2011 yılında en çok tıklanan post oldu. Bu röportajda en dikkat çekense Okan Yalabık'ın şu sözleri oldu: "Oyuncular, mesleğiyle ilgili konuşmaya başladığı zaman sanki kişinin inandırıcılığından bir şeyler alıp götürüyormuş gibi geliyor. Çok konuşmayı sevmiyorum. Bir sihirbaz sahneye çıkıyor ve elindeli bozuk parayı kaybediyor. Onu izleyen insanlar bu duruma şaşırıp, alkışlıyorlar. Sihirbaz, parayı nasıl kaybettiğini anlatır mı? Anlatmaz. Bı sır oyuncu için de geçerli."
http://mugesercek.blogspot.com/2009/05/okan-yalabk-roportaj.html


2) En çok tıklanan postardan ikinci sırada yerini alan isim Evrim Sümer. Radikal Gazetesi'nin anne çocuk köşe yazarı ve Hürriyet Kurumsal İletişim Müdürü olan Evrim Sümer'in güzeller güzeli kızı Leyla'yla yaptığım röportaj oldukça ilgi görüyor. Twitter'da annelikle ilgili yazdığı tweetler, Radikal'deki köşesinin kapılarını açan Evrim Sümer'in tweet'leri ve köşe yazarlığı kadar anneliği de oldukça keyifli.
http://mugesercek.blogspot.com/2011/08/evrim-sumer-ve-surpriz-bebegi-leyla.html


3) Oyuncu Esra Ronabar bu yıl en çok tıklananlar arasında üçüncü sırada yer alıyor. Eşi Barış Falay'la dünya tatlısı bir oğulları var. Örnek annelerden biri olan Esra Ronabar 'la yaptığım röportaj oldukça dikkat çekiyor ve sürekli tıklanıyor.
http://mugesercek.blogspot.com/2010/08/esra-ronabar-mutlu-bir-insan-oldum.html
4) Üç çocuk annesi Deniz Uğur, son günlerde meme kanserine yakalanmasına rağmen sağlam duruşu ve pozitifliliği sayesinde herkese umut ışığı oluyor. Deniz Uğur, en çok tıklananlar arasında dördüncü oldu.  Kendisiyle yapacağım bir sonraki röportajın "Kanseri nasıl yendiğiyle" ilgili olmasını diliyorum.
http://mugesercek.blogspot.com/2011/07/deniz-ugur-kendimi-anne-olduktan-sonra.html


5) Geçtiğimiz yaz beyin kanaması geçirerek sevenlerini üzen Emine Ün'le sağlığına kavuştuktan sonra bir kez daha röportaj yaptım. Bu röportaj oldukça ilgi gördü ve en çok tıklananlar arasında girerek beşinci sıradaki yerini aldı.
http://mugesercek.blogspot.com/2011/12/emine-un-saglgm-gayet-iyi.html

11 Aralık 2011 Pazar

Akrep kadınını nasıl bilirsiniz?











Geçenlerde bir yazı okudum, bir akrep kadını olarak oldukça ilgili çekti ve çok beğendim... Bu yüzden sizlerle de paylaşmak istiyorum. Yazıyı kim yazdığını  bilmiyorum, bu yüzden anonim olarak kabul ederek yayınlıyorum.

"Arkadaşınızın veya sevgilinizin bir Akrep olduğunu ilk duyduğunuz zaman hemen ürperirsiniz, hatta kendinizi tutamayıp bir iç çekersiniz. Halbuki iş işten çoktan geçmiştir. O Akrebi bir kere hayatınıza sokmuşsunuzdur. Onu bir kere tanıdıktan sonra ondan vazgeçemezsiniz. Belki çok büyük konuşuyorum, belki benimde bir Akrep o
lduğumu bilenler megalomanlık yaptığımı düşünüyor olabilir ama bizler tatmin ve tutku için yaşayan varlıklarızdır. Hayatımızın ışığı ve rengi bu tatminlerden ve tutkulardan geçer. Bunlar yoksa sıkılırız, renksiz kalır solarız.

Bize derlerki "Siz kıskanç ve kindar insanlarsınız, siz hiçbir şeyi unutmazsınız!" Evet biz kıskancızdır. Biz sevdiğimiz insanın sadece bizim olmasını isteriz. Bunun için zaman zaman egoistlik yaparız ama onada tutkuyla bağlanırız. Taa ki o bizi hayal kırıklığına uğratana kadar. O hayal kırıklığını bir kere yaşasak bir anda sileriz.

Bizler siyah ve beyazın insanlarıyızdır. Kindar mıyız? Karşımızda olan kişiye göre zaman zaman... Esasında çok fazla duygusalız ne de olsa su burcuyuz. Ama ne iyiyi ne de kötüyü asla unutmayız. Aradan yıllar geçsede bir güler yüzün, bir güzel sözün bizde yeri farklıdır. Herkese hakkını vermek isteriz. Ama asla hakkımızı yedirmeyiz. Aptal yerine konulmaya asla tahammül edemeyiz. Duygularımız ağır bassa da mantığımız herzaman bizi uyarır. Onun sesini asla yok saymayız!"


1 Aralık 2011 Perşembe

Emine Ün: Sağlığım gayet iyi

Birkaç ay önce ciddi bir sağlık sorunu yaşayarak sevenlerini korkutan Emine Ün, bizi kırmadı ve kızı Duru'yla birlikte evinin kapılarını dergimize açtı. Şu anki sağlık durumundan çocuklu yaşamına, konudan konuya atladığımız bu keyifli söyleşi eminiz ilginizi çekecek.
Söyleşi Müge Serçek Biroğlu
Fotoğraf Tuna Yılmaz
Ebebek Dergisi
 

29 Kasım 2011 Salı

Dingin ve huzurlu bir Irmak Ünal

"Annelik beni çok değiştirdi," diyor Irmak Ünal. "Daha dingin, daha huzurlu bir kadın oldum." Buna neden olan ise altı aylık kızı Kayla. Irmak Ünal, hamileliğinden doğum sonrasına kadar neler yaşadığını anlatıyor.
Söyleşi Müge Serçek Biroğlu - Fotoğraf Eda Aydın
Parents Dergisi
 

5 Kasım 2011 Cumartesi

Hobi Meydan Dergisindeyim... :)

Her sayısında daha güzel işlere imza atan Hobi Meydan Dergisi, son sayısındaki büyüteç sayfalarında bana ve bloguma yer verdi. Derginin Genel Yayın Yönetmeni Begüm Karataylıoğlu ile çok keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. 

Hobi Meydan Dergisini D&R ve tüm gazete bayilerinden alabilirsiniz...

31 Ekim 2011 Pazartesi

Deniz Pulaş: 19 çocuk doğurabilirdim

Beş yıldır Hollanda'da yaşayan ve kısa bir süre önce Türkiye'ye dönen Deniz Pulaş, kızı Nehir'le keyifli anlar geçiriyor ve eklemeden edemiyor: "Çocukları çok seviyorum, 19 çocuk doğurabilirdim ve hepsine bakabilirdim."
Parents Dergisi
Söyleşi Müge Serçek Biroğlu
Fotoğraf Eda Aydın
 

28 Ekim 2011 Cuma

Oğlum sayesinde daha güçlüyüm...

Önceleri moda yazılarını takip ediyorduk. Daha sonra anne oldu ve annelikle ilgili deneyimlerini yazmaya başladı. "Sonsuz aşkla tanışmam Rüzgar sayesinde oldu, erkek ırkına başka bir açıyla bakmaya başladım. Şefkatli bir erkek yetiştirmek için uğraşıyorum. Daha verimli bir insanım artık" diyerek yeni hayatını ve hayata bakışını tanımlayan Sibel Arna'yla keyfili bir söyleşi gerçekleştirdik.
Söyleşi Müge Serçek Biroğlu
Ebebek Dergisi

26 Ekim 2011 Çarşamba

Kitapsız bir mekan ruhsuz bir bedene benzer

Yeni evlenen çiftlerin birçok şeye ihtiyacı vardır, kitaba da... 
Onlara neden bir kütüphane hediye etmeyesiniz? Assouline Yayınevi'nin sahibi İrem Kınay hazırladıkları "düğün listesi" uygulamasıyla bu konuda size yardımcı oluyor.
Yazı Müge Serçek Biroğlu
Perfect Wedding Dergisi

24 Ekim 2011 Pazartesi

Sarının İhtişamı, Beyazın Işıltısı

Her daim kadınların gözdesi sarı mücevherlerden en güzellerini seçtik...

Her zaman zarif ve şık olmak isteyenlerin vazgeçilmezi; beyaz altın...

21 Ekim 2011 Cuma

Kumaşın dayanılmaz cazibesi

2012'de trend sade ve dingin ev tekstili ürünlerinden yana, renkler ise ekru ve pudra renkleri... Bu kadar bilgi yeterli değil diyorsanız Ahsen Tekstil İthalat Sorumlusu ve Mağaza Dekoratörü Ahsen Kış'ın önerilerine kulak verin. 
Perfect Wedding Dergisi
Yazı Müge Serçek Biroğlu
 
 

19 Ekim 2011 Çarşamba

En güzel evlilik trendleri

Bu büyük günde sizin ve nedime görevini üstlenecek en yakın arkadaşınızın daha güzel görünmesi için en favori trendleri araştırdık.
Perfect Wedding Dergisi
Yazı Müge Serçek Biroğlu
Fotoğrafın üzerine tıklayın, okuyun


18 Ekim 2011 Salı

Düğün fotoğrafçısında olması gereken iki şey: Deneyim ve vizyon

On bir yıldır fotoğraf çekiyor Beyhan Akkoyun. Son altı yıldır düğün fotoğrafçılığı konusunda uzmanlaşmış. İyi bir düğün fotoğrafı için iki şey çok önemlidir diyor: Deneyim ve vizyon. 
Söyleşi Müge Serçek Biroğlu
Perfect Wedding Dergisi
 

17 Ekim 2011 Pazartesi

Anneannenin dolabından

Okulunun bitmesini beklemeden iç çamaşırı tasarlamaya başlayan Gözde Tekin'i bu işe asıl olarak iten şey anneannesinin iç çamaşırları.
Söyleşi Müge Serçek Biroğlu
Perfect Wedding Dergisi
Sayfanın üzerine tıklayın okuyun

10 Ekim 2011 Pazartesi

Osmanlı'dan günümüze hamam geleneği

Osmanlı'dan günümüze kadar gelen hamam kültürüne özlem duyuyorsanız, bu kültürü tüm otantik havasıyla yaşatmaya devam eden yerlere uğrayabilirsiniz. İşte sizin için derlediğimiz alternatif hamam mekanları.
Hazırlayan Müge Serçek Biroğlu
New Beauty Dergisi
 
 

6 Ekim 2011 Perşembe

Balerinlikten oyunculuğa giden bir serüven


Küçük bir çocukken balerin olmaya karar veren Yağmur Kaşifoğlu, bu yolda emin adımlarla ilerlerken birden sakatlanıyor ve çok sevdiği baleden uzaklaşmak zorunda kalıyor. “Şimdi ne yapacağım?” düşüncesiyle boğuşurken kendini önce Med Yapım’da asistanlık yaparken sonra da oyuncu olarak buluyor. İşte her dakikasını dolu dolu geçiren, hiç bir kompleksi olmayan oyuncu Yağmur Kaşifoğlu’nun başarı hikayesi…

Söyleşi Müge Serçek Biroğlu
mugesercek.blogspot.com'a özel röportaj ©

11 yaşında bale yapmaya başlamışsınız, bunu siz mi istediniz?
Küçükken çok zayıfmışım kemiklerim çok güçsüzmüş, babam da beni jimnastiğe yazdırmış, kaslarım güçlesin diye. Bir süre jimnastik yaptıktan sonra ritmik jimnastiğe geçtim. Bale ve ritmik jimnastik birbirine çok benzer, o sırada baleye karşı ilgim başladı. Tabii bu arada asıl destek annemden geldi. Zamanında kendisi balerin olmak istemiş ama bazı şartlarından dolayı olmamış. Benim de baleye ilgim olduğunu görünce sınavlara girmem için destek oldu.  Böylece İstanbul Üniversitesi Konservatuvarı Bale Bölümü’nde eğitimime başladım.

İyi bir balerinken sakatlanarak baleyi bırakmak zorunda kaldınız. Nasıl sakatlandınız?
Birden bire sakatlanmadım. Yavaş yavaş gelişen bir durum oldu. Bale, vücut anatomisine çok ters bir şeydir, vücudu oldukça zorlar. 18 yaşımdayken sakatlığım başladı yani vücudum gelişimini tam olarak tamamladığı sırada.

Sorun neymiş peki?
Siyatik sinirlerimi zedelemişim, dolayısıyla belim de sakatlandı. Uzun bir müddet tedavi gördüm ve 19 yaşıma geldiğimde artık dans edemeyecek duruma gelmiştim, ister istemez baleyi bırakmak zorunda kaldım.

O dönemde “Şimdi ne yapacağım?” kaygısına düştünüz mü?
Düşmez olur muyum, hem de çok büyük bir boşluğa düştüm. Çünkü zaten mesleğime 11 yaşında karar vermiş ve balerin olmak istemiştim. Yıllarca hep bu yolda ilerledim… Baleyi bıraktıktan sonra başka ne yapabileceğime dair kafamda hiçbir şey yoktu. Hangi meslekte başarılı olabileceğimi, nelere karşı ilgimin olduğunu, hangi konularda yetenekli olduğumu bilmiyordum. Baleden sonra tüm bunları keşfetme sürecim başladı.

Daha sonra nasıl devam etti peki?
Konservatuvardaki arkadaşlarım “Tiyatro bölümüne gelsene, burada bir şeyler öğrenirsin” dediler ama “dans etmeyeceksem sahneye neden çıkayım” gibi bir tavır içindeydim o zamanlar. Daha sonra tesadüfen Med Yapım’a yolum düştü.

Nasıl oldu bu tesadüf?
Arkadaşımın ablası Fatih Aksoy’un asistanıydı. O dönemde yetiştirmek üzere birini arıyorlardı. Arkadaşım da, kafamın çok karışık olduğunu biliyordu: “Nasıl olsa yetiştirmek için birini arıyorlar, bir dene istersen.” dedi. Kaybedecek bir şeyim olmadığı için “Neden olmasın?” dedim ve gittim. Seyirci koordinatörlüğünden tutun da reji asistanlığına, sanat yönetmeni asistanlığına kadar her alanda staj yaptım, işleyişin nasıl ilerlediğini öğrendim. Daha sonra bu işi sevdiğime karar verdim ve Med Yapım’da çalışmaya başladım.

Kamera önüne geçmeniz nasıl gerçekleşti peki?
Yine Fatih Aksoy sayesinde oldu. Bir gün Nejat Uygur’la toplantı yapıyorlardı, beni çağırdı ve “Böyle bir rol var yapmak ister misin Yağmur?” deyince şok oldum. Konservatuvar mezunuydum ama oyunculuğa dair deneyimim yoktu. “Yaparsın, yaparsın!” diye destekleyince, “Tamam” dedim ben de… Böylece Nejat Uygur’la ve muhteşem ekibiyle birlikte ilk oyunculuk deneyimimi kazanmış oldum.

Çok büyük bir şans olmuş gerçekten?
Kesinlikle… Oyunculuğun ne kadar keyifli bir şey olduğunu keşfettim. Daha sonra Med Yapım’ın çektiği bir reklamda ve bir drama dizisinde küçük bir rolde oynadım.

Bu sırada asistanlık yapmaya devam ediyor muydunuz?
Evet, aynı zamanda asistanlığa devam ediyordum. O sırada oyunculuk yapmak benim için adeta ek iş gibi olmuştu.

Oyunculuğu o kadar çok sevmişsiniz ki, bu işin eğitimini almaya karar vermişsiniz sanırım…
Evet, baktım ki oyunculuk çok keyifli bir şey, bari okulunu okuyayım diyerek Akademi İstanbul’da Gösteri Sanatları Bölümü’nde eğitim görmeye başladım. Bu bölüm tam istediğim gibiydi; oyunculuk da vardı, dans da vardı. O okulda çok iyi hocalardan çok şey öğrendim ama işin tecrübesi setlerde, sahnelerde kazanılıyor.

Tiyatroyla buluşmanız nasıl oldu?
Uğur Uludağ’ı zaten tanıyordum, oyunlarına da sürekli giderdim. O dönemde sahnelenen oyunlardan biri için iki oyuncu arıyorlardı. Oyuncu kuzenim Ebru Ayyıldız’la birlikte bu iki role çalışmaya başladık. Bir gün Uğur provalar sırasında Ebru’yla benim oynadığımız rolleri değiştirdi ve “Bu rolü sen, diğerini de Ebru oynayacak” dedi… Hâlbuki biz tam ters rollere hazırlanmıştık. Nasıl olur falan derken, üç gün sonra sahneye çıktım, ama o üç gün kuzenimle birlikte deli gibi rollerimize çalışmıştık.

Eee, ilk oyun nasıldı peki?
Kazasız, belasız hiç hata yapmadan geçti, ama oyuna dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Nasıl oynadığımı, o oyun süresinin nasıl geçtiğini falan hiç bilmiyorum. Büyük bir şuursuzlukla oynadım yani. Böylece tiyatronun içinde buldum kendimi…

Peki ya sinema?
Ateş Dansı dizisinde oynarken, oyuncu arkadaşlarımdan biri yönetmen İsmail Güneş’e beni önermiş. İsmail Güneş o sırada “Gülün Bittiği Yer” filmi için oyuncu arayışı içindeymiş. Daha sonra bir araya geldik, filmin senaryosundan çok etkilendim. Dönem filmi olması da beni ayrıca etkilemişti. Böylece ilk sinema filmimi çekmiş oldum.

Peki, ilk sinema filminde Cüneyt Arkın’la oynamak size neler hissettirdi?
Senelerce filmlerini seyrettiğim, hayran olduğum Cüneyt Arkın’la aynı filmde oynamak harika bir şeydi. Gerçekten inanılmaz bir adam, çok güzel bir ışığı var. Sadece oturup onun anılarını dinleyerek bir sürü şey öğrenebilirsiniz. Çekimler sırasında bana çok yardım etti, fikir verdi, destek oldu. Bu benim için büyük bir şanstı.

Bu filmde oynadığınız rolle, SİYAD Umut Veren Genç Sanatçı Ödülü’ne layık görüldünüz. Bu ödülle meslek olarak oyunculuğu seçmenizin ne kadar doğru bir karar olduğunu düşündünüz mü?
Evet düşündüm. Zaten oyunculuk çok hoşuma giden bir iş olmuştu. Ödülle birlikte yanılmadığımı anladım. Sahneye çıkıp ödülü aldığımda dizlerimin titrediğini hissetmiştim, çok güzeldi. Ödül almak aynı zamanda insana acayip bir gaz veriyor.

Ancak daha sonra bu filmdeki oyunculuğunuzu beğenmediğinizi söylemişsiniz… “Şimdi olsa daha iyi oynardım” şeklinde bir açıklamanız var!
Seneler geçtikçe insanın yaşanmışlıkları ve deneyimler fazlalaşıyor. O filmde oynadığımda 20 yaşımdaydım, şimdiyse 34! Dolayısıyla o rolü şimdi oynasam, gerekli duyguları daha iyi yansıtabileceğimi düşünüyorum.

Her oyuncunun bir iyi kırılma noktası vardır, sizinkisi neydi?
“Kara Melek” benim için kırılma noktası oldu. Sokakta yürürken, hala “Siz kara melekte oynamıştınız, değil mi?” diyorlar. Kara Melek hiç unutulmuyor. İlerleyen yıllarda Eşref Saati dizisi çok sevildi, çok güzel bir kadrosu vardı. Şimdi de Kızım Nerede dizisiyle insanların beğenilerini toplandım galiba. Çok güzel eleştiriler alıyorum.

Bir rolü çıkartmak için nasıl hazırlanıyorsunuz?
Bütün rollerimin çıkış noktası yine benim aslında! O karakterin yerinde olsam ya da aynı şey benim başıma gelse ne yapardım düşüncesiyle rollerime hazırlanıyorum. Çünkü oynadığım karakter her ne kadar benden farklı biri olsa da, benim bedenimde canlanıyor, benim jestlerimi kullanıyor. Bu yüzden çıkış noktası benim! Ama bu hazırlanma süresinde rolümle yatıp kalıyorum, rüyalarıma giriyor, her an o yanımdaymış gibi hareket ediyorum.

Uğur Uludağ’la ilişkiniz nasıl başladı?
Uğur’un tiyatro ekibine katıldıktan sonra ekip olarak “Bekarlar” adında bir dizi yaptık. O diziyi çekerken set arasında çay içiyorduk “Evlenir misin benimle?” dedi. Ben de şaka olarak “Evet, evlenirim” dedim. İki ay sonra evlenmiştik! Onun öncesinde aramızda aşk yoktu. Evlilik teklifinden sonra başladı ve kısa bir süre sonra da evlendik. Biz flört süresini de evli olarak geçirmeyi tercih ettik yani.

İşle ilgili birbirinize danıştığınız şeyler oluyor mu?
Tiyatroda hocam Uğur’dur, tiyatroyu onunla öğrendim, oyunculuğum onunla gelişti. Ne zaman bana bir dizi ya da oyun teklifi gelse hemen Uğur’a okuturum, fikrini alırım. Onun öngörüleri hep doğru çıkar çünkü. Zaten yazarlık ve yönetmenlik tarafı da çok kuvvetli olduğu için projelere çok profesyonel bakıyor. Uğur bir şeyler yazıp okuttuğunda “Çok güzel olmuş!” diyorum. O da bana “Sen de her şeyi beğeniyorsun” diye kızıyor.

Sizi tiyatroda çok zorluyormuş, doğru mu?
Evet, doğru! Ekibin öğretmen çocuğu gibiyim!

Nasıl yani?
Annesi ya da babası aynı zamanda okulda öğretmeni olan çocuklar gibiyim. Aileler, okuldayken çocuklarına ayrımcılık yapmadığını belli etmek için onu daha çok zorlarlar, daha zor sorular sorarlar ya hani ben de bizim ekipte aynen o roldeyim. Bir hata yaptığımda, Uğur bana çok yüklenir. Aynı hatayı başka bir arkadaşımız yapsa o kadar kızmaz, ama söz konusu ben olduğumda epey kızıyor. Bütün ekip de bunun farkında… (Gülüyor)

Sizin de Uğur Bey gibi yazdığınız şeyler var mı?
Hayır, yok maalesef. Bizim ailede o işe Uğur bakıyor.

Karı - koca aynı sahnede olmak nasıl bir duygu?
Çok keyifli. Uğur’un oyunculuğunu çok beğeniyorum. Çok iyi bir oyuncu olmasına rağmen yazarlık ve yönetmenliği ön planda tutup, oyunculuk yönünü hep arka plana itmiştir. Sahneye çıktığımızda karı – koca ilişkisi diye bir şey kalmıyor. Tiyatronun kapısından girdiğimiz andan itibaren iki iş arkadaşı gibi işimizi yapıyoruz. Önceleri bunu oturtmakta zorluk çekmiştik ama şimdi her şey ayarında.

Bundan sonrası için ne gibi hedefleriniz var?
Tiyatro sahnesi beni istemeyene kadar sahnede olacağım. Çünkü tiyatro gerçekten inanılmaz bir şey! Hazırlık aşaması, bir şeyleri keşfetme dönemi çok heyecanlı bir kere… İnsanlarla göz göze gelip anında reaksiyon almak çok keyifli. Oyun bittikten sonra kendimi hiç yorgun hissetmiyorum mesela. Bizim oyunlar genelde 23.30 gibi biter. Oyun bitiminde seyircinin gösterdiği reaksiyondan o kadar çok etkileniyorum ve adrenalim o kadar çok yükseliyor ki, mutluluktan gece üçe kadar uyuyamıyorum. Bu yüzden tiyatro hayatımda hep olacak. Sinemanınsa farklı bir güzelliği var; seneler geçse de insanlar o filmi seyredebiliyor. Eskiden kendimi hep sinemaya yakın hissederdim ama şimdi tiyatroyla aynı seviyedeler, birbirinden ayıramıyorum.

Önümüzdeki dönem hangi oyunla tiyatro seyircisinin karşısına olacaksınız?
“Üçüncü Türden İlişkiler: Başlangıç” oyunumuzu sahneleyeceğiz. Bu da önceki oyunlarımızın devamı… Yine aynı ekip, güzel bir oyun sergileyeceğiz.

5 Ekim 2011 Çarşamba

Aşkın meyvesi Hakan

Podyumların tanınmış mankenlerinden Seçkin Piriler, geçtiğimiz yıl Duman Grubu'nun solisti Kaan Tangöze ile evlendi ve akabinde oğlu Hakan'ı dünyaya getirdi. Piriler, bir yıldan beri tattığı annelik duygusunu ve yaşadığı annelik deneyimlerini bizimle paylaştı.
Söyleşi Müge Serçek
Ebebek'ten Bebek Dergisi
 

Hürriyet / Kelebek röportajıma yer verdi :) 
Okumak için tık tık --> http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/ShowNew.aspx?id=18899932

4 Ekim 2011 Salı

Acemi bir dergicinin notları

Geçenlerde, dergicilik yolunda başarılı bir şekilde ilerleyen genç bir arkadaşımızdan email aldım. Dergi sektöründeki gelişmelerle ilgili yazılarının yer aldığı blogu için benimle röportaj yapmak istiyordu. Elbette bu genç arkadaşımızı kırmayarak sorularını keyifle cevapladım. Yaptığımız röportaj şu anda Yasin Buğra Levent'in blogunda yayınlanıyor.


Müge Serçek Biroğlu İle Çok Özel


Müge Serçek Biroğlu İle Çok Özel - 1 Müge Serçek Biroğlu İle Çok Özel - 2 Müge Serçek Biroğlu İle Çok Özel - 3
Müge Serçek Biroğlu, Maya Medya'nın Parents, Perfect Wedding, Trendsetter, New Beauty gibi lider dergilerinde editörlük yapıyor. Ve oldukça başarılı yazılara-prodüksiyonlara imza atıyor. Onunla dergicilik adına konuştuk, keyifle okumanız dileğimle!

 


Dergiciliğe nasıl başladınız?
Gazeteci olmayı ortaokul yıllarımda kafaya koymuştum. Bu yüzden Anadolu Lisesi sınavlarında Maçka Akif Tuncel Anadolu Meslek Lisesi Gazetecilik Bölümü’nü kazanarak kafama koyduğum şeyin ilk adımını atmış oldum. Ardından Trakya Üniversitesi’nde Radyo-TV Sinema ve Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde Gazetecilik Bölümü’nde eğitimime devam ettim. Şimdilerdeyse hala Marmara Üniversitesi’nde Gazetecilik üzerine yüksek lisans yapıyorum. Aslında üniversite yıllarında hedefim televizyon sektöründe bir şeyler yapmaktı. Ancak eğitimim boyunca televizyon kanalarında yaptığım stajlar, bu kararımın değişmesine neden oldu. Daha kalıcı bir şeyler yapmak istediğime karar verdim; yazmak, çizmek istiyordum. İlk olarak duayen isimlerin çalıştığı Milliyet Sanat Dergisi’nde staj yaptım. Üniversiteye devam ederken Radikal Gazetesi’ne, Sinema Türk Dergisi’ne röportajlar yapmaya başladım. Ardından Timeout İstanbul Dergisi’ne, Cumhuriyet Gazetesi’ne, Eve Dergisi’ne, Akşam Gazetesi’ne bir süre yazılar yazdım, röportajlar yaptım. Anladım ki dergi ve gazetelere yazmak, televizyon dünyasından çok daha keyifli ve bana göre bir şey…
 *Trendsetter, New Beauty, Perfect Wedding, Parents gibi sektörün dev dergilerinde çalışmak size neler kattı? Burada neler deneyimlediniz?
Maya Media bünyesindeki birçok dergi için konular hazırlıyorum, röportajlar ve moda çekimleri yapıyorum. Söz konusu bütün dergiler kendi alanlarında bir ilki temsil ediyor ve başka dergilere örnek oluyor. Maya’da çalışmak elbette bana çok şey kattı. En başta disiplinli çalışmayı, pratik düşünmeyi ve sürekli olarak yaratıcılığımı körüklemeyi öğretti.
 *Çizgisini en beğendiğiniz dergiler?
Cosmopolitan, Instyle, Elele dergilerini çok beğeniyorum. Bu dergileri okurken sayfaların arasında kaybolmuyorum ya da dergi okumaktan sıkılmıyorum. Kendiliğinden sayfalar akıp gidiyor.
 *Türkiye'de dergiciliğin geleceği hakkında neler düşünüyorsunuz?
Keşke yurt dışında dergilere verilen önem kadar bizim ülkemizde de verilse… Türkiye gibi her an gündemi ve ekonomisi değişen bir ülkede, dergiciliğin geleceğiyle ilgili çok fikrim yok açıkçası. Hayatımızı her gün daha çok ele geçiren teknoloji, dergilerin yavaş yavaş Ipad ortamına kaymasıyla kendini bu alanda da hissettiriyor. Önümüzdeki yıllarda dergicilik sektöründe nelerle karşılaşacağımızı hep birlikte yaşayıp, göreceğiz.
 *Dergici olmak isteyen gençlere önerileriniz?
Çevrelerindeki her şeyi farklı yorumlamaya çalışıp, fikir üretmeye çalışsınlar. Çok okusunlar, yerli ve yabancı dergileri takip etsinler.

3 Ekim 2011 Pazartesi

Ünlülerin bakım sırları...

Hadi itiraf edelim! Hepimiz ünlülerin nasıl bu kadar güzel ve bakımlı olduğunu merak ediyor ve bunun sırrını öğrenmek için yanıp tutuşuyoruz! Sizin için güzellikleriyle önplanda olan ünlülerimizin bakım sırlarını öğrendik. 
Hazırlayan Müge Serçek Biroğlu
New Beauty Dergisi
 
Haberim Hürriyet / Kelebek'te çıktıııııııııııı :)))
http://kelebekgaleri.hurriyet.com.tr/GaleriDetay.aspx?cid=51159&rid=2368&p=1&hid=19008958

28 Eylül 2011 Çarşamba

Tülin Şahin'den beslenme ve bakım tüyoları

 

24 Eylül 2011 Cumartesi

Kadınların futbol sınavı


Kadınların futbol sınavı

Bu hafta gündemi epey meşgul eden hatta dünya basınında bile yer alan Fenerbahçe maçına ben de gittim, üstelik bir Beşiktaşlı olarak! Bir baktım ki bizim sülalenin hemen hemen bütün kadınları aralarında anlaşmışlar, maça gidiyorlar, beni de bekleyin diyerek takıldım peşlerine.

Elimizde önceden alınmış biletlerimiz olmasına rağmen stad kapısında yaşanan izdihamdan dolayı içeri girmek neredeyse imkansızdı. İtişenler, bağrışanlar, camları yumruklayanlar... Bu kargaşanın arasında stada girmek için çareyi demirlerin üzerinden atlamakta bulduk. Demirin üzerinden atlayacağım sırada bir polisle göz göze geldim. "Napıyorsun?" diye sorunca "İçeriye girmeye çalışıyorum." dedim. Kısa bir müddet beni süzdü ve "Ben yokmuşum gibi davran" dedi... Polisten aldığımız destekle, ailece demirlerin üzerinden atlayarak içeriye girdik. Kapıdaki görevliler bu sefer içerideki kapıyı kapatmaya kalktı. Böylece bir izdihamın daha ortasında kalarak güç bela içeriye girdik. Söz konusu fanatiklik olunca erkeklerden hiçbir farkımız olmadığını anladım. Zamanla öğreneceğimizi umut ediyorum.

Tiz bir ses
FB'li Alex, maç başlamadan hemen önce, kadın seyircilerin arasına girdi ve kendilerini yalnız bırakmadıkları için bir kadına çiçek vererek teşekkür etti. Bu davranış karşısında gönülleri daha çok fethedilen Fenerbahçe'li kadınlar, başlarda tezahürat yapmakta zorluk çekseler de, çok çabuk adapte oldular ve 90 dk. boyunca hiç susmadılar. Ancak stadlarda her zaman duymaya alışık olduğumuz o tok erkek sesi yoktu, onun yerine tribünlerden tiz, cılız bir ses yükseliyordu. Kadınlar da durumun komikliğinin farkında olsa gerek, birbirlerine bakıp bakıp gülüyorlardı. Sonuç olarak herkes için değişik ve komik bir deneyimdi. Hala OFSAYT'ın ne anlama geldiğini bilmeyen kadınlar da maçtaydı, evde kocasına her gün maç izliyor diye kızan kadınlar da...

Ah şu feminizm!
Futbol Federasyonu'nun seyircisiz maç izleme kararını, "Sadece kadınlar ve 12 yaş altı çocuklar cezalı maçlara gidebilir" kararına çevrilmesini aşağılayıcı bulan birçok kadın olsa da, ben bu görüşe katılmayanlardanım. Biz değil miyiz, stadlarda küfür edilmesin, daha sağduyulu bir atmosfer yaşansın diye kadınları ve çocukları stadlara çekmeye çalışan? Şimdi böyle bir uygulama neden ters geldi ki? Bugün stada çocuğuyla giden kadınlar, yarın ailece gidecekler. Stadlarda, döner bıçağıyla başı boş bir şekilde tehlike saçan holiganlar yerine, çoluklu çocuklu aileler göreceğiz. Nitekim eğer kızılan nokta bu kararın "KADINLARI AŞAĞILAYICI" bulunmasıysa, Türkiye'de kadınları aşağılayan, ikinci sınıf vatandaş konumuna düşüren o kadar çok davranış, hareket, baskı, yasa var ki, bu futbol kararı diğerlerinin yanında devede kulak kalır. Benim de feminist bir yönüm vardır ama feminizm de bir yere kadar! Bu kararı aşağılayıcı bulanlar, herhangi bir doğal afet anında "Önce kadınları ve çocukları kurtarın" görüşüne karşı çıksınlar de görelim! Feminizm lafta olmaz uygulama da olur. Bütün kadın sorunlarımız bitti, bir bu kaldı yani!

Son dörtlük: Maç çıkışı yeterli sayıda metrobüs olmadığı için yaşanan ulaşım sıkıntısı nedeniyle bir izdiham daha gerçekleşti. İETT bu anlamda resmen sınıfta kaldı! Sonuçta o gün Şükrü Saraçoğlu Stadı'nda maç olduğu biliniyordu. Bu yüzden daha fazla metrobüs çalışmalıydı. Zannedersem "Büyükşehir çalışmıyor, yatıyor!"
Staddan görüntüler

18 Eylül 2011 Pazar

İdrardan karakter analizi!

İdrardan karakter analizi!

Hayatımıza giren birçok insanı bir şekilde anlamaya, çeşitli şekillerde iletişim kurmaya çalışırız. Eğer frekanslar tutarsa yola devam eder, yok eğer tutmazsa ilk durakta inerek o yolculuğa son veririz. Şu günlerde öyle insanlar tanıyorum ki, her tanıdığım kişi bana başka şeyler öğretiyor. Bu öğrendiklerim sadece iyi şeyler değiller tabii! Hem iyi, hem de kötü şeyler öğreniyorum! Bu yüzden kimileriyle yoluma devam ederken, kimileriyle vedalaşıyorum... 

Öyle insanlar tanıdım ki 1: Haklı olmasına rağmen bir anlık öfkesine yenik düşerek bir hata yapmış.... Her fırsatta bu hatası yüzüne vurulmasına rağmen susuyor, kendi içine atıyor. Tekrar kendini savunmaya kalkarsa, daha çok üstüne gelineceğini biliyor... Bu yüzden susuyor, susuyor, susuyor... Oysaki çok düşünceli, kaprissiz, içi dışı bir, doğal biri. Buna rağmen sabırla bekliyor. 
(Herkesin hata yapabileceğini anlamalı ve işin gerçeğini bir de o kişiden dinlemeliyiz. Ön yargı sadece kendimize zarar verir.)

Öyle insanlar tanıdım ki 2: Zeki mi, aptal mı hala anlayabilmiş değilim! Ama çok rahatlıkla kültür seviyesinin sıfır olduğunu, hayattaki tek derdinin İstinye Park'ta alışveriş yapmaktan ibaret olduğunu, şu an ki Cumhurbaşkanının kim olduğunu söylemek için 5 dakika düşünmesi gerektiğini söyleyebilirim. Buna rağmen tüm hayatını maddi manevi garanti altına almış biri. Bir önceki cümleyi tekrar okudum ve bu kişinin zeki olduğuna karar verdim!!!
(Yine de kazara yolda karşılaşırsak, hemen yolumuzu değiştirmeliyiz.)

Öyle insanlar tanıdım ki 3: Öyle ya da böyle bir şekilde hayatınıza dahil olurlar. Birden bire değil belki ama zamanla birbirinizi tanır ve hayata dair bir çok şeyi paylaşmaya başlarsınız. Birden fark edersiniz ki bu kişiye bütün içinizi açmışsınız, dostunuz olmuş. Üstelik hem iyi gün, hem kötü gün dostu... Çünkü bu iki dostu aynı bedende bulabilmek zordur.
(Bu kişiye sıkıca sarılmalı ve hiç bırakmamalıyız.)

Öyle insanlar tanıdım ki 4: Çok tatlı ve rahat bir kişilikmiş gibi görünmek için kendini yırtan ama içinde tam anlamıyla ukala ve kontrol delisi birinin yattığı bir kişilik... Bu tiplerle karşılıklı konuşmaya girdiğinizde sadece kendi konuşur ve sizi minimum seviyede konuştururlar. Çünkü her şeyin doğrusunu kendilerinin bildiğini sanırlar!
(Ara sıra karşılaşma ihtimaline karşı, ufak bir tebessüm etmek ve kuru bir "Merhaba" demek yeter!)

Öyle insanlar tanıdım ki 5: Sadece mutlu olmak, etrafındakileri mutlu etmek ve işinde başarılı olmak için çalışıp, didinen biri. Buna rağmen kimse tarafından takdir görmeyen, yine de buna aldanmadan yoluna devam eden biri. Konuşursa tepki görmekten korkuyor, bu yüzden kendini sadece yaptığı işlerle ve eylemlerle anlatmaya çalışıyor ve doğru zamanı sabırla bekliyor.
(Bir kere fırsat vermekten bir şey olmaz. Ben ona bir şans verdim.)

Son dörtlük: Bu hafta korkunç yoğun geçti. Keza önümüzdeki hafta da aynı şekilde olacak. Fakat Cumartesi gününden itibaren bu iki haftanın acısını çok fena çıkarmayı planlıyorum. Uzun zamandır görüşemediğim arkadaşlarımla görüşüp, eşimle fotoğraf çekmeye gideceğim. Fotoğraf çekmek için ilginç mekan önerilerine ihtiyacım var. Tavsiyelerinizi bekliyorum.

17 Eylül 2011 Cumartesi

İnform'un benimle yaptığı söyleşi...

İnform Ailesinden Funda Taşdemir'in benimle yaptığı söyleşi...

10 Eylül 2011 Cumartesi

Dört köşe: Yeni sezon başlasın...











Yeni sezon başlasın...
Eylül ayına hızlı bir giriş yaptık bence, ne dersiniz? Özellikle önümüzdeki hafta açılacak okullardan sonra şehir iyice hareketlenecek. Anlayacağınız yazlıkçılar artık son çırpınışları yaşıyorlar, şehre dönme vakti! Oysaki tüm televizyon kanalları yeni sezonu çoktan açtılar. Ardı ardına bir sürü yeni dizi televizyon ekranlarımıza düşmeye başladı. Bunlardan en iddialı olacak dizilerin başında "Kuzey Güney" dizisi geliyor. Kıvanç Tatlıtuğ "Ezel"de canlandırdığı psikopat rolünü canlandırmasıyla başta eleştirmenler olmak üzere hemen hemen her kesimden çok büyük bir beğeni toplamıştı. Artık her rolde kendini rahatça ispat etmeye başlayan Tatlıtuğ, bu rolün de üstesinden geldiğini daha ilk bölümü seyredince bile anlayabilmek mümkün...

Peki ya yazılı basında neler oluyor?
Bazı gazeteler her zamanki gibi ekonomik krizi bahane ederek küçülme yoluna gidiyor, bazı dergilerin çıkışı erteleniyor ya da ekipler küçültülüyor. Bugüne kadar "İnternet gazeteciliği, geleneksel gazeteciliği yok edecek" söylemlerine çok fazla takılmasam da, artık gazete okumak eskisi kadar keyif vermiyor sanırım. Bunun en büyük nedenini daha sabah kahvaltı masasındayken gazetede okuduğumuz bir haberin, öğle saatlerinde güncelliğini yitirmesine bağlıyorum. Kaldı ki artık çevremizde olan her şeyi telefonlarımızdan öğrenecek bilgi gücüne sahibiz... Bu yüzden gazeteler, "bu sefer teğet bile geçmeyecek olan" krizi bahane ederek küçülmeye gidiyorlar. İlerleyen yıllarda gazetelerin tirajları ve dolayısıyla reklamları düşecek ve bu filmin sonunda neler olacağını hep birlikte göreceğiz.

Dergiler...
Her Eylül ya da Ekim ayında her biri mantar gibi türeyen ve en fazla üç ay ayakta kalabilen dergiler bakalım bu yıl yine türeyecek mi? Cevabım kesinlikle "Evet". Çünkü birçok kişi bu işin zorluklarını bilmeden, sadece "Aaa dergi çıkartmak ne kadar eğlenceli. Neden biz de bir dergi çıkartmıyoruz?" diyerek, dergicilik sektörüne balıklama atlıyor. Aradan geçen bir kaç ay içinde anlıyor ki bu iş, ne uzaktan göründüğü kadar kolay ne de hemen para kazanılıyor! Kaldı ki piyasada kemikleşmiş bir adı olan dergilerin bile sallantıda olduğu fısıltıları dolaşırken, yeni dergilerin piyasada tutunma olasılığı pek yok gibi. Ama farklı bir solukla kapımızı çalan ve bu farkını ispat eden yeni dergilere her zaman kapımız açıktır. Bkz: Mehmet Turgut ve ekibinin çıkarmış olduğu 46 Magazine gibi...

Son dörtlük: Şu sıralar işlerin yoğunluğundan ve hayat koşturmasından o kadar boğuldum ki anlatamam. En sonunda bir kaçamak yapmaya karar verdim ve kendimi Kozyatağı'nda yeni açılan Babor Beauty Spa merkezine attım. Güzellik uzmanı Elif Tunalıoğlu, bir buçuk saat süren 'Babor HSR de luxe - Aging Bakımı'nı yaparken o kadar rahatladım ki, bakımın sona ermesini hiç istemedim. HSR de luxe bakımı, zamanla oluşan pigment lekeleri, kızarıklıkları ve genişlemiş gözenekleri azaltıyor. Ayrıca cildin yaşlanmasını yavaşlatmaya da yardımcı oluyor. Eğer siz de kendinize bir kıyak çekmek istiyorsanız Kozyatağı'ndaki Babor Beauty Spa'ya uğrayın derim. 0216 386 07 72 - 0216 302 28 19

6 Eylül 2011 Salı

DERİN TASARIMLAR - Ünlü tasarımcı Derin Sarıyer sorularımızı yanıtladı...

Tasarımcılık genin de var! Aziz Sarıyer’in oğlu Derin Sarıyer babasının yolundan gitti ve şimdi birlikte kendi markaları Derin Design’da hayallerindeki tasarımlarını gerçeğe dönüştürüyorlar. Biz bu tasarımcı ailenin oğlu Derin Sarıyer’e kısa sorular yönelttik, öz cevaplar aldık… 

Tasarım sizin için tam olarak ne ifade ediyor?
Mobilya tasarımcılığı ve Derin markasının art direktörlüğünü yapıyorum. Çevremizde neredeyse her an bağlantı içinde olduğumuz mobilyaların insanlarla ve mekanla ilişkisi üzerine düşünüyor ve bu alanda çalışmalar üretiyorum. Tüm bunlar ben için tasarımın unsurları.

Bir tasarımı tam olarak ne kadar sürede tamamlıyorsunuz?
Mobilya tasarımı birçok farklı süreçten oluşuyor. Fikir, bilgisayar destekli çizimler, prototip ve ürün geliştirme aşamaları ve seri üretim. Bu kategoriler bazen iç içe de geçebiliyorlar. Genelde her sene yeni bir katalog çıkarıyoruz yani bir sene içinde bir katalog çıkarabilecek kadar tasarım yapıyoruz. Bu geliştirdiğimiz ürünleri Milano fuarında sergiliyoruz.

Tahmini olarak bugüne kadar kaç tane tasarım yapmışsınızdır?
Şu an “Derin Koleksiyonu” içinde 30 tane tasarımım bulunuyor.

Hayalinizdeki her şeyi tasarladınız mı? Mesela hayalini kurup da tasarlayamadığınız bir şey var mı?
Hayata gerçekçi bir açıdan bakabiliyorum. Çok fazla hayal kurduğumu söyleyemem. Anlar içinde heyecan duyacağım adımları atmak zaten yeteri kadar tatmin edici oluyor benim için. Mesela bu ara 2012 koleksiyonumuzu hazırlıyoruz ve keyfini çıkarıyoruz.

Kendi evinizi siz mi dekore ettiniz? Nasıl bir eviniz var, anlatır mısınız?
Eşim Beliz Sarıyer evimiz konusunda karar verici konumda. Genelde mobilyaları Derin firması üretiyor fakat aksesuarlarda ve detaylarda farklı markalara da yöneliyoruz. Genelde sakin ve huzurlu bir evimiz olduğunu düşünüyorum. Boş zamanlarımı geçirmekten memnun olduğum bir ev.

Tasarım Türkiye’de ne kadar önemli sizce?
Son 20 senede Türkiye’de ciddi bir ivme kazandı tasarım olgusu. Eğer sosyal ve ekonomik açıdan çok ciddi bir kriz yaşanmazsa önümüzdeki 10 senede önemli bir konuma gelmeye başlayabiliriz ülke olarak. Şimdilik daha çok bireysel ve belli başlı markalar Türkiye’yi bir nevi temsil ediyorlar bu alanda. Akademik anlamda da ciddi bir büyüme var. Çok ciddi sayıda endüstri ürünleri tasarımcısı mezunumuz var. Bu çok sevindirici.

Bugüne kadar aldığınız ödüllerden hangisi sizin için daha çok önemli?
Wallpaper dergisi Mild isimli çalışmamı 2004’ün en iyi yatak tasarımı seçtiğinde çok memnun olmuştum.

Babanız Aziz Sarıyer'le tasarımda ters düştüğünüz noktalar oluyor mu? Bunun üstesinden nasıl geliyorsunuz?
Genelde çok iyi anlaşıyoruz. Tabii baba oğul ilişkisi hassastır, bir de birlikte çalışıyorsanız hem teknik hem de duygusal açılardan içgüdülerinizi de devreye sokarak ilişkinizi iyi yönetmeniz gerekir.
--------
Derin Sarıyer Kimdir?
Derin Design 1971’de Aziz Sarıyer tarafından kuruldu. İkinci kuşak oğul Derin Sarıyer 1997’de babasıyla birlikte çalışmaya başladı. 1999’da koleksiyonlarını büyüten şirket, 2000’de dünya pazarına satış yapmaya başladı. Katıldıkları ilk uluslararası fuar 2000’de New York’taki Çağdaş Mobilya Fuarı oldu. Baba-oğul Sarıyerlerin ekibinde Bülent Özden, Tanju Özelgin, Arif Özden, Defne Koz, Mehmet Ermiyagil gibi tasarımcılar var. Derin Design’ın mobilyalarının özelliği, olabildiğince sade ama aynı zamanda belirgin hatlara sahip olmaları. Tasarımlarını modern ve hızlı şehir hayatının mobilyaları olarak tanımlıyorlar. Derin Design, Wallpaper Dergisi’nin Temmuz-Ağustos 2004 sayısında ve Elle Decoration Dergisi’nin İngiltere baskısının Temmuz 2004 sayısında haber oldu. İki dergi de Derin Design’a Milano’da gerçekleşen Mobilya Fuarı’nda öne çıkan tasarımcılar arasında yer verdi. Tasarım ve trend yaratma konusunda bir kamuoyu önderi olarak kabul edilen Wallpaper Dergisi Temmuz-Ağustos sayısında Milano Uluslararası Mobilya Fuarı’nın parlayan yıldızlarına yer verdi. Derginin seçtiği altı tasarımcının ve ürünlerinin arasında Türk şirketi Derin Design da yer aldı.
----------